Jean-Baptiste de LAMARCK(1744-1829)
Büyük fransız doğa bilimcisi lamarck,ingiliz bilim adamı
charles darwin in doğduğu yıl philosophie zoologique adlı ünlü yapıtını
yayımlamıstı.
bu yapıtında bazı evrim kurallarını açıklamıstır.fransa nın picardie
bölgesindeki bir koyde doğan lamarck çocukluğundan beri asker olmayı
düsünürken,babasının isteğine uyarak papaz olmak uzere din eğitimine
basladı.ama 1760 da babasının olmesiyle orduya yazıldı ve 7 yıl
savaslarında karhamanca carpıstı.sağlığı nedeniyle 1768 de ordudan
ayrılmak zorunda kaldı.sonraki yıllarda pariste tıp eğitimi gorurken bir
yandanda botanik alanındaincelemeler yaptı ve 1778 da fransanın doğal
bitki ortusune ilişkin değerli çalısmalar yayımlayınca fransız bilimler
akademisine seçildi.1788 sparis botanik bahçesinde goreve seçildi.
Beş yıl sonra bu kurulus ulusal doğa tarihi müzesi adıyla yeniden
örgütlendiğinde zooloji bölümünün yöneticiliğine atanan lamarck o
tarihten sonra butun ilgisini zooloji ye yöneltti.bu bilim dalındaki
çalısmalarına50 yasından sonra baslamasına ve gozlerinin neredeyse
korluk derecesinde bozulmus olmasında karsın bocekler ile solucanlar
konusunda en yetkili kişi olarak tanındı.ömrünün son yıllarına doğru da
omurgasız hayvanlar biyolojisinin en onemli yapıtlarından birini
yayımladı.
---------------------------------------------------------------------------------
ALBERT EINSTEIN (1879-1955)
Alman asıllı ABD'li fizikçi Albert Einstein, bütün insanlık tarihinin en
büyük bilim adamlarından biridir. Çağdas fiziğin temellerini atan
çalısmalarından bugün bile evreni ve evrende gözlediğimiz bütün olayları
nasıl yorumlamamız gerektiğine dair yol gösterir.
Yahudi bir ailenin oğlu olan Einstein, Ulm'da doğdu ve Münih'te öğrenime
başladı. Okul yıllarında matematiğe özel bir ilgi duyarak bu alanda
sivrildi. 15 yaşındayken ailesi İtalya'nın Milano kentine taşınınca
Einstein İsviçre'ye geçerek Zürich Teknik Üniversitesi'ne girdi. 1900 de
bu üniversitenin kuramsal fizik ve matematik bölümünü bitirdi. Bir süre
öğretmenlik yaptıktan sonra Bern'deki patent bürosunda çalışmaya
başladı bu görevden arta kalan zamanlarda fizik çalışmalarını sürdürdü
ve 1905 te fiziğin gelişmesini sağlayan bir dizi incelemeler yaptı.
Molekül boyutlarının hesaplanmasına ilişkin yeni bir yöntem önerdiği ilk
incelemesiyle Zürich Teknik Üniversitesi'nden fizik doktoru ünvanını
aldı. İskoçyalı botanikçi Robert Brown'un çiçektozlarında gözlemlediği
"Brown hareketi"ne ilişkindi. Brown'ın gözlemlerine göre çiçektozları
gibi küçük parçacıklar durgun bir sıvının içinde bile, durmadan hereket
ediyordu. Daha önceleri bu olayın rastgele hareket eden sıvı
moleküllerinin küçük parçalara çarpmasından olduğu düşünülüyordu.
Einstein bu incelemesinde brown hareketin bi matematiksel durum olarak
açıkladı.
Einstein'ın üçüncü makalesinde gene yıllar önce keşfedilmiş çok ilginç
bir olaya açıklık getiriyordu. Üzerine ışık gönderilen bazı maddelerin
elektron yaydığı ama ışığın şiddetini arttığında yayılan elektronların
enerjisinde değil yalnızca sayısında artış olduğu biliniyordu. Einstein
fotoelektrik etki adıyla bilinen bu olayın açıklamasını yaparken ışığın
hem dalgalar halınde hem de enerji yüklü küçük parçacıklar halinde
yayıldığını öne sürdü. Bu parçacıklar yani bugünkü adıyla fotonlar
maddeye çarptığında atomlardan elektron koparıyor ama serbest kalan
elektronlar maddeden kurtulmaya çalısırken atomların çekim kuvvetiyle
enerji kaybediyordu. Einstein özellikle bu çalısmasıyla 1921 Nobel Fizik
Ödülü'ne değer görüldü.
Einstein aynı yıl yayımlanan dördüncü incelemesi en önemlisidir. Bu
makalesinde özel görecelik kuramını 1916 da dahada geliştirerek genel
görecelik kuramına ulaşmıştır. Einstein'ın kuramına göre cismin
kütlesi,uzunluğu hatta olay süresince zamanın akış hızı cismin hızına
bağlı olarak değişir. Bunlar insana inanılmaz gelen devrimci
düşüncelerdi ve benimsenmesi çok uzun zaman aldı. Einstein'ın görecelik
kuramıyla vardığı en önemli sonuçlardan biri de kütle ile enerjinin
eşdeğerliliğidir. Demek ki kütle bir enerji birimi olduğuna göre
kütleçekimi de bir kuvvet olarak değil uzayda kütlenin varlığından
kaynaklanan bir enerji bandı olarak düşünmek gerekir. Bu nedenle
uzaydaki büyük kütleli gökcisimlerinin yakınından geçen ısık ısınlarının
doğrultusunda bir sapma olur bu da uzayın eğrilmesine yol açar.
Einstein enerji ile kütle arasındaki eşitliği ünlü E=mc2(KARE)
bağıntısıyla gösterdi. (E)enerji, (c)ısığın çarpma sayısı, (m) kütle.
Işık hızının k****i çok büyük bir sayı olduğundan çok küçük bir kütle
çok büyük bir enerjiye eşit olur.
Dünyaca ünlü bir bilim adamı olan Einstein 1914 te Berlin'de kurulan bir
arastırma enstütüsünde fizik bölümünün yoneticiliğine getirildi. I.
Dünya Savaşı boyunca Almanya'da yasadı ve kararlı barışsever olarak
savas karsıtı eylemleri destekledi. 1918 de barışı büyük bir sevinçle
karşıladı. Ama 1933 te Nazi Partisi'nin iktidara gelmesi ve yahudilere
karşı yürüttükleri eylemler yüzünden artık Almanya'da yaşaması
olanaksızdı. Amerika'ya yerleşerek yaşamının sonuna kadar uğraşacağı
"Birleşik Alan Kuramı" üstünde çalısmaya basladı. Ne var ki kuvvetle
ilişkin bütün fizik kuramlarını tek bir kuramda birleştirmeyi amaçlayan
bu çalısmasını sonlandıramadı.
Einstein bütün yaşamı boyunca dünya sorunlarıyla cok yakından ilgilendi.
Gerçek bir barışsever olmasına karsın Hitler Almanyasında atom bombası
yapmak üzere çalısmalar başladığını öğrenince Almanya ve Japonya'nın
böyle bir bombayı kullanmalarını engeller düşüncesiyle atom bombasının
ilk kez ABD de yapılmasına ön ayak oldu. Ama II. Dünya Savaşı'nda bu
bombaların Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atılmasından sonra atom
silahının denetlenmesini ve dünya barısının kurulmasını içtenlikle
destekledi.
Alçakgönüllü ve sevecen bir insan olan Einstein aynı zamanda bir müziksever ve yetenekli bir kemancıydı.
---------------------------------------------------------------------------------
Anders CELSIUS(1701-1744)
Uppsala da Doğan ve calısmalarını bu kentte gerceklestiren isveçli
fizikçi ve astronom anders celsius 1730 da uppsala universitesinde
astronomi profösoru oldu.
Yapımi 1740 ta tamamlanan uppsala gozlemevini kurarak yasamının son 4
yılında orada çalıstı.biri dünyanın gunese uzaklıgının hesaplamasına
yarayan yeni bir yonteme öburu dünyanın biçimini saptamaya yonelik iki
astronomi kitabı yazdı.dünyanın kutuplarda hafifce basık olduğunu gözem
yoluyla bulan ilk bilimadamlarından biri oldu.
Celsius günümüzde kendi adını tasıyan sıcaklık olceğinin bulucusu olarak
tanınır.sanigrat olarakta adlandırılan bu ölçek dünyanın her yanında
özellikle bilimsel olcümlerde kullanılır.daha once kullanılan sıcaklık
olceğini Danzigli bir alman fizikçi olan daniel fahrenheit 1714 te
geliştirmişti.
Çalısmalarını daha cok hollandada yürüten fahrenheit ın adıyla anılan bu
olcek suyun donma noktasını 32F kaynama noktasını 212F olarak
gosterir.Celcius 1742 de farklı bir sıcaklık olceği geliştirdi.sıcaklık
aralığını 10 esit parcaya boldu.aslında celcius buzun erime noktasını
100 suyun kaynama noktasını 0 olarak kabul etmişti.
Daha sonra 0 ile 100 u yer değiştirdi.baslangıcta bu olceğe yüz adım
anlamındaki latince centum gradus tan gelen santigrat ölçeği demişti.ama
1948 de toplanan uluslararası konfreansta adını bulucusunun adı olan
celsius la değiştirdiler.celsius derecesi C olarak adlandırılır.
---------------------------------------------------------------------------------
SIR ISSAC NEWTON
Newton (1642 - 1727), tarihin yetiştirdiği en büyük bilim adamlarından
biridir ve matematik, astronomi ve fizik alanlarındaki buluşları göz
kamaştırıcı niteliktedir; klasik fizik onunla doruğa erişmiştir. Bilime
yaptığı temel katkılar, diferansiyel ve entegral hesap, evrensel çekim
kanunu ve Güneş ışığının yapısı olarak sıralanabilir. Çalışmalarını Doğa
Felsefesinin Matematik İlkeleri (Principia) ve Optik adlı eserlerinde
toplamıştır.
Newton, diferansiyel integral hesabı bulmuştur ve bu buluşu 17. yüzyılda
ortaya çıkan ve çözümlenmek istenen bazı problemlerden
kaynaklanmaktadır.
Bu problemlerden ilki, bir cismin yol formülünden, herhangi bir andaki
hız ve ivmesini, hız ve ivmesinden ise aldığı yolu bulmaktı. Bu problem
ivmeli hareketin incelenmesi sırasında ortaya çıkmıştı; buradaki güçlük,
17. yüzyılda ilgi odağı haline gelen ansal hız, ansal ivmenin
hesaplanması (hızın veya ivmenin bir andan diğer bir ana değişmesini
belirlemek) idi.
Örneğin, ansal hız bulunurken, ortalama hız durumunda olduğu gibi,
alınan yol geçen süreye bölünerek hesaplanamaz, çünkü verilen bir an
içinde alınan yol ve süre sıfırdır; sıfırın sıfıra oranı ise
anlamsızdır. Bu biçim hız ve ivme değişimleri diferansiyel hesap ile
bulunabilir.
İkinci problem, bir eğrinin teğetini bulmaktı. Bu problem hem bir
geometri problemiydi, hem de çeşitli alanlardaki uygulamalarda çok
önemliydi. Bu problemlerin çözümü için diferansiyel hesabı uygulamak
gerekir.
Üçüncü problem de, bir fonksiyonun maksimum veya minimum değerlerinin
bulunması sorunuydu. Örneğin, gezegen hareketlerinin incelenmesinde, bir
gezegenin Güneş'ten en büyük ve en küçük mesafelerinin bulunması gibi
maksimum ve minimum problemleri ile karşılaşılmaktaydı.
Dördüncü problem ise, bir gezegenin verilen bir süre içinde aldığı yol,
eğrilerin sınırladığı alanlar, yüzeylerin sınırladığı hacimler gibi
problemlerdi. Bunların çözümleri integral hesap yardımıyla bulunur.
Newton 1665 yılında uzunluklar, alanlar, hacimler, sıcaklıklar gibi
sürekli değişen niceliklerin değişme oranlarının nasıl bulunacağı
üzerinde düşünmeye başlamıştı. Bir niceliğin diğer birine göre ansal
değişme oranını (dx/dy) diferansiyel hesap ile bulmuş ve bu işlemin
tersiyle de (integral hesap) sonsuz küçük alanların toplamı olarak eğri
alanların bulunabileceğini göstermiştir. Newton, iki mekanik problemin
çözümünü bulmaya çalışırken diferansiyel entegral hesabı geliştirmiştir.
Bu problemler:
1) Gezegenin hareketi sırasında yörüngesi üzerinde katettiği yoldan, herhangi bir andaki hızını bulmak,
2) Gezegenin hızından, herhangi bir anda yörüngesinin neresinde bulunacağını hesap etmekti.
Bu problemlerin çözümüne hazırlık olarak Newton, y = x2 denkleminde
herhangi bir andaki yolu y, ve düzgün bir dx hızı ile alınan başka bir
andaki yolu da x ile göstererek, 2xdx'in aynı anda y yolunu alan hızı
temsil edeceğini söylemiştir.
Newton diferansiyel-integral hesabı bulduğunu 1669 yılına kadar kimseye
haber vermemiş ve ancak 42 yıl sonra yayınlamıştır. Bundan dolayı da
Leibniz ile aralarında öncelik problemi söz konusu olmuştur. Leibniz,
Newton'dan daha iyi bir notasyon kullanmış, x ve y gibi iki değişkenin
mümkün olan en küçük değişimlerini dx ve dy olarak göstermiştir.
1684 yılında yayımladığı kitabında dxy= xdy+ ydx, dxn= nxn-1, ve d(x/y)=(ydx-xdy)/y2 formüllerini vermiştir.
Newton matematiğin başka alanlarına da katkıda bulunmuştur. Binom
ifadelerinin tam sayılı kuvvetlerinin açılımı çok uzun zamandan beri
biliniyordu. Pascal, katsayıların birbirini izleme kuralını bulmuştu;
ancak kesirli kuvvetler için binom açılımı henüz yapılmamıştı. Newton
(x-x2)1/2 ve (1-x2)1/2 açılımlarını sonsuz diziler yardımıyla vermiştir.
Principia'da Newton, Galilei ile önemli değişime uğrayan hareket
problemini yeniden ele alır. Uzun yıllar Aristoteles'in görüşlerinin
etkisinde kalmış olan bu problemi Galilei, eylemsizlik ilkesiyle kökten
değiştirmiş ve artık cisimlerin hareketinin açıklanması problem olmaktan
çıkmıştı.
Ancak, problemin gök mekaniğini ilgilendiren boyutu hâlâ tam olarak
açıklanamamıştı. Galilei'nin getirdiği eylemsizlik problemine göre
dışarıdan bir etki olmadığı sürece cisim durumunu koruyacak ve eğer
hareket halindeyse düzgün hızla bir doğru boyunca hareketini
sürdürecektir.
Aynı kural gezegenler için de geçerlidir. Ancak gezegenler doğrusal
değil, dairesel hareket yapmaktadırlar. O zaman bir problem ortaya
çıkmaktadır. Niçin gezegenler Güneş'in çevresinde dolanırlar da
uzaklaşıp gitmezler?
Newton bu sorunun yanıtını, Platon'dan beri bilinmekte olan ve miktarını
Galilei'nin ölçtüğü gravitasyonda bulur. Ona göre, Yer'in çevresinde
dolanan Ay'ı yörüngesinde tutan kuvvet yeryüzünde bir taşın düşmesine
neden olan kuvvettir. Daha sonra Ay'ın hareketini mermi yoluna
benzeterek bu olayı açıklamaya çalışan Newton, şöyle bir varsayım
oluşturur:
Bir dağın tepesinden atılan mermi yer çekimi nedeniyle A noktasına
düşecektir. Daha hızlı fırlatılırsa, daha uzağa örneğin A' noktasına
düşer. Eğer ilk atıldığı yere ulaşacak bir hızla fırlatılırsa, yere
düşmeyecek, kazandığı merkez kaç kuvvetle, yer çekim kuvveti
dengeleneceği için, tıpkı doğal bir uydu gibi Yer'in çevresinde dolanıp
duracaktır
Böylece yapay uydu kuramının temel prensibini de ilk kez açıklamış olan
Newton, çekimin matematiksel ifadesini vermeye girişir. Kepler
kanunlarını göz önüne alarak gravitasyonu F = M.m /r olarak formüle
eder. Daha sonra gözlemsel olarak da bunu kanıtlayan Newton, böylece
bütün evreni yöneten tek bir kanun olduğunu kanıtlamıştır. Bundan dolayı
da bu kanuna evrensel çekim kanunu denmiştir.
Newton'un diğer bir katkısı da fizikte kuramsal evreyi gerçekleştirmiş
olmasıdır. Kendi zamanına kadar bilimde gözlem ve deney aşamasında bir
takım kanunların elde edilmesiyle yetinilmişti. Newton ise bu kanunlar
ışığında, o bilimin bütününde geçerli olan prensiplerin oluşturulduğu
kuramsal evreye ulaşmayı başarmış ve fiziği, tıpkı Eukleides'in
geometride yaptığına benzer şekilde, aksiyomatik hale getirmiştir.
Dayandığı temel prensipler şunlardır:
1. Eylemsizlik prensibi: Bir cisme hiçbir kuvvet etki etmiyorsa, o cisim
hareket halinde ise hareketine düzgün hızla doğru boyunca devam eder,
sükûnet halindeyse durumunu korur.
2. Bir cisme bir kuvvet uygulanırsa o cisimde bir ivme meydana gelir ve ivme kuvvetle orantılıdır (F = m.a).
3. Etki tepki prensibi: Bir A cismi bir B cismine bir F kuvveti
uyguluyorsa, B cismi de A cismine zıt yönde ama ona eşit bir F kuvveti
uygular.
Newton'un ağırlıkla ilgilendiği bir diğer bilim dalı da optiktir. Optik
adlı eserinde ışığın niteliğini ve renklerin oluşumunu ayrıntılı olarak
incelemiştir ve ilk kez güneş ışığının gerçekte pek çok rengin
karışımından veya bileşiminden oluştuğunu, deneysel olarak
kanıtlamıştır.
Bunun için karanlık bir odaya yerleştirdiği prizmaya güneş ışığı
göndererek renklere ayrılmasını ve daha sonra prizmadan çıkan ışığı ince
kenarlı bir mercekle bir noktaya toplamak suretiyle de tekrar beyaz
ışığı elde edebilmiştir. Ayrıca her rengin belirli bir kırılma indisi
olduğunu da ilk bulan Newton'dur.
---------------------------------------------------------------------------------
GALİLEO GALİLEİ
Adı 17. yüzyıl bilimsel devrimi ile birlikte anılan en önemli bilim
adamlarından birisi olan Galileo (1564-1642), fizik, matematik ve
astronomi gibi konularda çığır açan çalışmalar yapmış ve ilgisi daha çok
hareket üzerinde yoğunlaşmıştı.
Bu alandaki çalışmalarının sonucunda klasik mekaniğin temellerini
kurmuş, Güneş merkezli astronomi sisteminin fiziğini geliştirmiştir.
Aristoteles'e göre, her hareket onu hareket ettiren bir kuvvet sonucu
meydana gelirdi; cisim bu kuvvet kendisini hareket ettirdiği sürece
hareket ederdi.
Galilei, günlük gözlemlere uyan bu Aristotelesçi yaklaşımı eylemsizlik
prensibi ile yıkmıştır. Eylemsizlik prensibine göre, kendi haline
bırakılan cisim, herhangi bir kuvvet etkisinde kalmadığı sürece,
durumunu korur, yani hareket halinde ise hareketine, sükunet halinde ise
sükunetine devam eder.
Galilei'nin üstü kapalı olarak ifade ettiği, Newton'un ise formüle
ettiği bu prensip ile yeni bir hareket kavramı ileri sürülmüş oldu. Buna
göre, hareket cisimde bir değişiklik yapmaz; hareket bir durumdur, bir
noktadan başka bir noktaya geometrik bir geçiştir; durma da harekete
karşıt başka bir durumdur. Durma için kuvvet uygulanması gerekmiyorsa,
hareket için de kuvvet uygulanması gerekmez; hareketin hızının değişmesi
için ise kuvvet gerekir. Eylemsizlik, içinde bulunduğumuz Dünya'da
gözlemlenemez; ancak ideal koşullar altında böyle bir durum meydana
getirilebilir. Zaten Galilei'nin deneyleri de düşünce deneyleri idi.
Galilei için gerçek dünya, matematik bağıntıların dünyası, Platon'un
deyimi ile idealar dünyası idi. İçinde yaşadığımız dünyayı anlamak için,
idealar dünyasından bakmak gerekliydi.
Mükemmel yuvarlaklıktaki toplar, sürtünmesiz düzlemler üzerindeki
hareketlerini, yalnızca idealar dünyasında sonsuza dek sürdürürlerdi.
Doğa, geometrik harflerle (eğrilerle, dairelerle, üçgenlerle) yazılmış
bir kitap gibiydi; doğayı anlamak için bu dili bilmek gerekiyordu.
Hareket, cisimde bir değişiklik meydana getirmediğine göre, cisim aynı
anda birden fazla harekete sahip olabilir. Bu hareketler birbirini
engellemez ve birleşerek tek bir yörünge izler. Buradan, fırlatılan bir
merminin, düzgün doğrusal hareket ile serbest düşme hareketinin
bileşkesi olan parabol biçiminde bir yörünge izlediğini göstermiştir.
Galileo'nun hareket konusunda çözüm getirdiği bir diğer konu da serbest
düşme hareketi ile ilgilidir. Düşen bütün cisimlerin aynı ivmeye sahip
olduğunu göstererek, serbest düşmenin sabit ivmeli bir hareket olduğunu
saptamış ve serbest düşmede alınan yolun zamanın k****iyle orantılı
olduğunu (S=1/2 gt2) göstermiştir.
Sonuç olarak, Galilei'nin mekanik konusunu matematikselleştir-meyi
başardığı söylenebilir. Düzgün ve sabit ivmeli hareketleri tanımlamış ve
matematiksel formüllerini vermiştir. Modern hareket kavramını
Galilei'ye borçluyuz.
Galilei teleskopu astronomik amaçla kullanan ilk bilim adamıdır. 1609
yılında yaptığı bir teleskopla önemli gözlemler yapmış ve bu gözlemleri
Yıldız Habercisi (Siderius Nuntius) adlı kitabında vermiştir.
Onun astronomide yaptığı gözlemler, Güneş merkezli sistemi desteklediği,
Aristoteles fiziğinin geçerli olmadığını kanıtladığı için oldukça
önemlidir. En önemli gözlemleri Ay ve Güneş gözlemleridir. Ay'da
kraterlerin, dağların ve vadilerin olduğunu görmüş ve bunun Ay ile
Yer'in aynı maddelerden yapıldığının kanıtı olduğunu söylemiştir.
Güneş'i gözlemlemiş ve Güneş üzerinde bulunan gölgelerin Güneş'in
üzerinde yer alan lekeler olduğunu kanıtlamıştır. O zamanlarda, Güneş
üzerinde görünen lekelere ilişkin iki açıklama bulunmaktaydı. Bunlardan
birincisine göre, bu leke, Merkür'ün Güneş'in önünden geçerken oluşan
gölgesiydi. Ancak Galilei bunun olanaksız olduğunu söyler.
Çünkü Merkür'ün Güneş'in önünden geçişi yaklaşık yedi saat sürmektedir,
ancak bu lekeler yedi saatten çok daha fazla Güneş'in üzerinde yer
almaktaydılar. İkinci açıklamaya göre, bu lekeler, Güneş ve Yer arasında
bulunan küçük gökcisimlerine aittir. Oysa, bu lekelerin Güneş üzerinde
hep aynı yerde bulunduklarını tespit etmiştir. Eğer bu lekeler, küçük
cisimlerin gölgeleri olsalardı, gözlem yerine bağlı olarak, Güneş
üzerinde farklı konumlarda olmalıydılar.
Galilei, Orion kümesini gözlemlemiş ve daha önce bulut olduğu varsayılan
bu kümenin gerçekte yıldızlardan oluştuğunu bulmuştur. Yine
Samanyolu'nun yıldızlardan oluştuğunu tespit etmiştir. Jüpiter'i
gözlemlemiş ve Jüpiter'in çevresinde dolanan dört yıldız belirlemiştir.
Bunların Jüpiter'in etrafında dönen uydular olduklarını bulmuş ve
Jüpiter'le birlikte uydularını, "adeta minyatür bir Güneş sistemi"
olarak tasvir etmiştir. Satürn'ün halkasını gözlemlemiş ancak teleskopu
güçlü olmadığı için gezegenin halkasını iki yapışık parça olarak görmüş
ve bunları uydu zannetmiştir.
Gezegenin periyodik özelliğinden dolayı halka bir müddet sonra kaybolmuş
ve bu parçaları göremeyen Galilei bu olaya çok şaşırmıştır. Onun bu
şaşkınlığı sonrasında yazdığı cümleler ilginçtir: "Galiba Satürn onları
yedi." Galilei ayrıca Venüs'ü gözlemlemiş ve Venüs'ün safhaları olduğunu
tespit etmiştir. Bu gözlem, Copernicus'un ne kadar haklı olduğunun bir
göstergesiydi.
Batlamyus sisteminde Venüs, sürekli belli bir uzaklıkta olmalıydı ve
sadece hilâl şeklinde görülmeliydi. Oysa gözlemler, Venüs'ün bazen çok
yakın bazen de çok uzakta olduğunu göstermekteydi. Ayrıca Venüs, sadece
hilâl olarak değil, değişik hallerde de görünmekteydi. Bu ise ancak
Copernicus sistemi ile açıklanabilirdi. Bu da Güneş merkezli sistemi
doğruluyordu
---------------------------------------------------------------------------------
Charles Darwin
Lamarck gibi türlerin değiştiğini kabul eden bir başka bilim adamı da
Darwin'dir. Charles Darwin (1809-1882) Gallapagos Adaları'nda, evcil
hayvanlar, özellikle güvercinler üzerinde yapmış olduğu araştırmaların
sonuçlarını Türlerin Kökeni adlı eserinde sunmuştur.
Evrim teorisi olarak adlandırılan bu teoriye göre, koşulların
değişmesine bağlı olarak canlı ya hemen değişir ya da uzun zaman içinde
değişim gösterir. Eğer canlı değişmezse, yaşam şansını kaybeder. ‚ünkü
yaşam ilkesi ekonomidir; her şeyin belli bir işlevi vardır ve o işlevi
en iyi şekilde yapmak zorundadır; ona uymayan canlı kaybolur.
Eğer yaşam şartları değişmişse, canlının da buna bağlı olarak değişmesi
gerekir; aksi taktirde mevcut fakat işe yaramayan bazı kısımlarını ya da
organlarını beslemek ve kendi gücünü korumak için kullanacağı besinini
gereksiz yere sarfetmek zorunda kalır.
Bu durumda yaşam savaşında başarılı olma şansını zorlar, hatta
kaybedebilir. Bundan dolayıdır aynı görevi yapan organın sayısı
fazlaysa, bunlar değişime uğrar ya da uzun süre değişmemiş organlar ve
nisbeten az gelişmiş, basit canlılar, aynı şekilde, değişime geçirirler.
Canlı değişime konu olduğunda, kollar gibi benzer organları birlikte
değişir. Genellikle, canlıdaki küçük gruplar, örneğin çeşitler türlere
ve türler cinslere (genus) göre daha kolay değişmek-tedir.
Canlıda iki güç vardır: Doğa koşullarına uymak için en faydalı ve
gerekli organları tutup diğerlerini atması, yani doğal eleme ve ataya
geri dönme isteği. Genellikle, bu güçlerden birincisi hakim olur ve
canlı doğa koşullarına göre değişir, ancak zaman zaman canlıda geriye
dönüşler görülebilir. Bu geriye dönüşler bazen 20 nesil sonra bile
görülebilmektedir.
Darwin'in canlıda değişimin ne kadar sürede oluştuğu gibi, evrim
teorisiyle açıklayamadığı bazı sorular da vardı. Darwin bu soruya kesin
bir yanıt vermez; ona göre bu, çok uzun bir zaman kesitini kapsayabilir.
Evrim teorisi zamanında ve daha sonra büyük tepkilere yol açmıştır. Bazı
bilim adamları onu desteklerken, bazıları da şiddetle karşı çıkmıştır.
Gerek karşı çıkanlar gerekse destekleyenler, teorinin lehinde ve
aleyhinde deliller toplarken, biyolojinin gelişmesine de katkıda
bulunmuşlar, özellikle embriyoloji, jeoloji, paleoantropoloji ve
karşılaştırmalı anatomi konularındaki çalışmalardan delillerle
görüşlerini desteklemişlerdir.
Darwin'e karşı olan bilim adamları canlının değişmediğini, türlerin
sabit olduğunu kabul etmişlerdir. Onlara göre, değişme söz konusu
olamaz; çünkü canlı yeni koşullara uymaya çalışırken, bunu başaramaz ve
yok olur.
Örneğin, iklim değişip de ortalık bataklığa dönüştüğünde, canlı uyum
sağlayamadan bataklıkta yok olup gider. Bunlar sönmüş türleri meydana
getirir. Bunların en güzel delillerini fosiller bize sağlamaktadır.
---------------------------------------------------------------------------------
THOMAS EDISON
İnsanlık tarihinin en büyük mucitlerinden biri olan Thomas Edison, 11
Şubat 1847’de Amerika’nın Ohio eyaletinde dünyaya geldi. Alman – İngiliz
asıllı ve Hollanda göçmeni, koltukçu bir babanın ve İskoç asıllı eski
bir Öğretmen olan annenin son ve yedinci çocuklarıydı. Babası’nın
Milano’da işi bozulunca yedi yaşında Michigan'daki Mich Port Huron’a göç
etmek zorunda kalmışlardı. Edison burada orta halli bir ailenin çocuğu
olarak büyümeğe başladı ve ilköğrenimine burada başladı.
Fakat başladıktan yaklaşık üç ay sonra algılamasının yavaşlığı nedeniyle
okuldan uzaklaştırıldı. Bundan sonraki üç yıl boyunca özel bir öğretmen
tarafından eğitildi. Son derece meraklı ve yaratıcı kişiliğe sahip bir
çocuk olan Edison, 10 yaşına geldiğinde kendisini fizik ve kimya
kitaplarına verdi.
Oniki yaşına geldiğinde ailesine yardım etmek için Port Huron ile
Detroit arasında çalışan trende gazete satmaya başlayan Edison,
evlerindeki laboratuvarını trenin yük vagonuna taşıyarak, çalışmalarını
burada sürdürdü. Bu dönemde Edison; Michael Faraday’ın “Experimental
Research in Electricity” adlı yapıtını okudu ve derinden etkilendi.
Bunun üzerine bir yandan Faraday'ın deneylerini tekrarladı bir yandan da
kendi deneylerine ağırlık vererek daha düzenli çalışmaya ve notlar
tutmaya başladı.
Onbeş yaşına gelince kendi kazandığı tüm parayı bir baskı makinesine
yatırdı ve Weekly Herald adlı bir gazete çıkardı. Bu gazetenin
yazılarını kendisi trende yazıyor ve evde basıyordu. Ancak bir gün
hareket halindeki bir furgona atlarken bir tren memuru tarafından
yakalandı. Memur kulağını o kadar çekti ki günlerce kulak ağrısından
kıvranmak zorunda kaldı. Ancak bu olay sonradan daha da ilerleyen
sağırlığının başlangıcı oldu.
Edison onaltı yaşındayken telgrafçılığı öğrendi ve ve dört yıl boyunca
Middle West’te telgraf memuru olarak dolaştı. Bir Mucit olma isteği onda
bu yıllarda başladı.
1868'de kendine atölye kurdu ve aynı yıl geliştirdiği elektrikli bir oy
kayıt makinasının patentini aldı. Aygıt oldukça ilgi topladı ama kimse
tarafından satın alınmadı. Tüm parasını yitiren Edison, Boston'dan
ayrılarak New York'a yerleşti. Edison'un şansı altın borsasının
düzenlenmesinde kullanılan telgrafın bozulması üzerine döndü.
Borsa yetkililerinin istemi üzerine aygıtı ustaca tamir eden Edison,
Western Union Telegraph Company'den geliştirilmekte olan telgraflı kayıt
aygıtları üzerinde yetkinleştirme çalışması yapma önerisi aldı. Bunun
üzerine bir arkadaşı ile birlikte Edison Universal Stock Printer
mühendislik şirketini kurdu. Ve sattığı patentlerle kısa sürede önemli
bir servet edindi.
Bu parayla New Jersey'deki Newark'ta bir imalathane kurarak telgraf ve
telem aygıtları üretmeye başladı. Bir süre sonra imalathanesini
kapatarak New Jersey'deki Menlo Park'ta bir araştırma laboratuvarı kurdu
ve tüm zamanını yeni buluşlar yapmaya yönelik çalışmalara ayırdı.
Edison’un patentini aldığı 1300’den fazla icadı vardır.
Edison, 1876'da Graham Bell'in geliştirdiği konuşan telgraf üzerinde
çalışmaya başladı. Aygıta karbondan bir iletici ekleyerek telefonu
yetkinleştirdi. Ses dalgalarının dinamiği üzerine yaptığı bu
çalışmalardan yararlanarak 1877'de sesi kaydedip yineleyebilen gramafonu
geliştirdi. Geniş yankı uyandıran bu buluşu ününün uluslararası düzeyde
yayılmasına neden oldu.
1878'de William Wallace'in yaptığı 500 mum güçündeki ark lambasından
etkilenen Edison, bundan daha güvenli olan ve daha ucuz bir yöntemle
çalışan yeni bir elektrik lambasını geliştirme çalışmasına girişti. Bu
amaçla açtığı bir kampanyanın yardımıyla önde gelen işadamlarının
parasal desteğini sağladı ve Edison Electric Light Company'yi kurdu.
Oksijenle yanan elektrik arkı yerine havası boşaltılmış bir ortamda
(vakum) ışık yayan ve düşük akımla çalışan bir ampul yapmayı
tasarlıyordu. Bu amaçla 13 ay boyunca flaman olarak kullanabileceği bir
metal tel yapmaya uğraştı. Sonunda 21 Ekim 1879'da özel yüksek voltajlı
elektrik üreteçlerinden elde ettiği akımla çalışan karbon flamanlı
elektrik ampulünü halka tanıttı. Üç yıl sonra New York sokakları bu
lambalarla aydınlanacaktı.
1879’da Edison bir elektrik ampulü icat etti. Kömürleştirilmiş iplikten
Flamanlarla deneyler yaptıktan sonra karbonlaştırılmış kağıt flamanda
karar kıldı. 1880’de evde güvenle kullanılabilecek ampuller üreterek
tanesini 2,5 dolara satmaya başladı. Ancak 1878 yılında bir İngiliz
bilim adamı olan Joseoh Swan da bir elektrik ampulü icat etmiştir. Ampul
camdı ve içinde kömürleştirilmiş bir flaman bulunuyordu. Swan, ampulün
içindeki havayı boşlattı çünkü havasız ortamda flaman yanıp
tükenmiyordu. İşte son olarak da bu iki adam güçlerini birleştirmeye
karar vererek Edison ve Swan Elektrikli Aydınlatma Şirketi’ni kurdular.
İki kez evlenerek altı çocuk sahibi olan Edison yaşamının sonuna kadar
yeni buluşlar yapmaya devam etti. Geriye çığır açıcı buluşlarını yanı
sıra, gözlemleriyle dolu 3.400 not defteri bıraktı.
18 Kasım 1931’de, 84 yaşındayken New Jersey de hayat veda etti.
---------------------------------------------------------------------------------
FARABİ
Felsefenin Müslümanlar arasında tanınmasında ve benimsenmesinde büyük
görevler yapmış olan Türk filozoflarının ve siyasetbilimcilerinden
Fârâbî'nin, fizik konusunda dikkatleri çeken en önemli çalışması, Boşluk
Üzerine adını verdiği makalesidir. Fârâbî'nin bu yapıtı incelendiğinde,
diğer Aristotelesçiler gibi, boşluğu kabul etmediği anlaşılmaktadır.
Fârâbî'ye göre, eğer bir tas, içi su dolu olan bir kaba, ağzı aşağıya
gelecek biçimde batırılacak olursa, tasın içine hiç su girmediği
görülür; çünkü hava bir cisimdir ve kabın tamamını doldurduğundan suyun
içeri girmesini engellemektedir. Buna karşılık eğer, bir şişe ağzından
bir miktar hava emildikten sonra suya batırılacak olursa, suyun şişenin
içinde yükseldiği görülür. Öyleyse doğada boşluk yoktur.
Ancak, Fârâbî'ye göre ikinci deneyde, suyun şişe içerisinde yukarıya
doğru yükselmesini Aristoteles fiziği ile açıklamak olanaklı değildir.
Çünkü Aristoteles suyun hareketinin doğal yerine doğru, yani aşağıya
doğru olması gerektiğini söylemiştir.
Boşluk da olanaksız olduğuna göre, bu olgu nasıl açıklanacaktır? Bu
durumda Aristoteles fiziğinin yetersizliğine dikkat çeken Fârâbî, hem
boşluğun varlığını kabul etmeyen ve hem de bu olguyu açıklayabilen yeni
bir varsayım oluşturmaya çalışmıştır. Bunun için iki ilke kabul eder:
1. Hava esnektir ve bulunduğu mekanın tamamını doldurur; yani bir kapta
bulunan havanın yarısını tahliye edersek, geriye kalan hava yine kabın
her tarafını dolduracaktır. Bunun için kapta hiç bir zaman boşluk
oluşmaz.
2. Hava ve su arasında bir komşuluk ilişkisi vardır ve nerede hava biterse orada su başlar.
Fârâbî, işte bu iki ilkenin ışığı altında, suyun şişenin içinde
yükselmesinin, boşluğu doldurmak istemesi nedeniyle değil, kap içindeki
havanın doğal hacmine dönmesi sırasında, hava ile su arasındaki komşuluk
ilişkisi yüzünden, suyu da beraberinde götürmesi nedeniyle oluştuğunu
bildirmektedir.
Yapmış olduğu bu açıklama ile Fârâbî, Aristoteles fiziğini eleştirerek
düzeltmeye çalışmıştır. Ancak açıklama yetersizdir; çünkü havanın neden
doğal hacmine döndüğü konusunda suskun kalmıştır.
Bununla birlikte, Fârâbî'nin bu açıklaması, sonradan Batı'da Roger Bacon
tarafından doğadaki bütün nesneler birbirinin devamıdır ve doğa
boşluktan sakınır biçimine dönüştürülerek genelleştirilecektir.
---------------------------------------------------------------------------------
İbn Sina (980 - 1037)
Felsefe, matematik, astronomi, fizik, kimya, tıp ve müzik gibi bilgi ve
becerinin muhtelif alanlarında seçkinleşmiş olan, İbn Sînâ (980-1037)
matematik alanında matematiksel terimlerin tanımları ve astronomi
alanında ise duyarlı gözlemlerin yapılması konularıyla ilgilenmiştir.
Astroloji ve simyaya itibar etmemiş, Dönüşüm Kuraminın doğru olup
olmadığını yapmış olduğu deneylerle araştırmış ve doğru olmadığı
sonucuna ulaşmıştır. İbn Sînâ'ya göre, her element sadece kendisine özgü
niteliklere sahiptir ve dolayısıyla daha değersiz metallerden altın ve
gümüş gibi daha değerli metallerin elde edilmesi mümkün değildir.
İbn Sînâ, mekanikle de ilgilenmiş ve bazı yönlerden Aristoteles'in
hareket anlayışını eleştirmiştir; bilindiği gibi, Aristoteles, cismi
hareket ettiren kuvvet ile cisim arasındaki temas ortadan kalktığında,
cismin hareketini sürdürmesini sağlayan etmenin ortam, yani hava
olduğunu söylüyor ve havaya biri cisme direnme ve diğeri cismi taşıma
olmak üzere birbiriyle bağdaşmayacak iki görev yüklüyordu.
İbn Sînâ bu çelişik durumu görmüş, yapmış olduğu gözlemler sırasında
hava ile rüzgârın güçlerini karşılaştırmış ve Aristoteles'in haklı
olabilmesi için havanın şiddetinin rüzgârın şiddetinden daha fazla
olması gerektiği sonucuna varmıştır; oysa meselâ bir bir ağacın
yakınından geçen bir ok, ağaca değmediği sürece, ağaçta ve yapraklarında
en ufak bir kıpırdanma yaratmazken, rüzgar ağaçları sallamakta ve hatta
kökünden kopartabilmektedir; öyleyse havanın şiddeti cisimleri taşımaya
yeterli değildir.
İbn Sînâ'ya Aristoteles'in yanıldığını gösterdikten sonra, kuvvetle
cisim arasında herhangi bir temas bulunmadığında hareketin kesintiye
uğramamasının nedenini araştırmış ve bir nesneye kuvvet uygulandıktan
sonra, kuvvetin etkisi ortadan kalksa bile nesnenin hareketini
sürdürmesinin nedeninin, kasri meyil (güdümlenmiş eğim), yani nesneye
kazandırılan hareket etme isteği olduğunu sonucuna varmıştır.
Üstelik İbn Sînâ bu isteğin sürekli olduğuna inanmaktadır; yani ona
göre, ister öze âit olsun ister olmasın, bir defa kazanıldı mı artık
kaybolmaz. Bu yaklaşımıyla sonradan Newton'da son biçimine kavuşan
eylemsizlik ilkesi'ne yaklaştığı anlaşılan İbn Sînâ, aynı zamanda
nesnenin özelliğine göre kazandığı güdümlenmiş eğimin de değişik
olacağını belirtmiştir.
Meselâ elimize bir taş, bir demir ve bir mantar parçası alsak ve bunları
aynı kuvvetle fırlatsak, her biri farklı uzaklıklara düşecek, ağır
cismimler hafif cisimlere nispetle kuvvet kaynağından çok daha
uzaklaşacaktır.
İbn Sînâ'nın bu çalışması oldukça önemlidir; çünkü 11. yüzyılda yaşayan
bir kimse olmasına karşın, Yeniçağ Mekaniği'ne yaklaştığı görülmektedir.
Onun bu düşünceleri, çeviriler yoluyla Batı'ya da geçmiş ve güdümlenmiş
eğim terimi Batı'da impetus terimiyle karşılanmıştır.
İbn Sînâ, her şeyden önce bir hekimdir ve bu alandaki çalışmalarıyla
tanınmıştır. Tıpla ilgili birçok eser kaleme almıştır; bunlar arasında
özellikle kalp-damar sistemi ile ilgili olanlar dikkat çekmektedir,
ancak, İbn Sînâ dendiğinde, onun adıyla özdeşleşmiş ve Batı ülkelerinde
16. yüzyılın ve Doğu ülkelerinde ise 19. yüzyılın başlarına kadar
okunmuş ve kullanılmış olan el-Kânûn fî't-Tıb (Tıp Kanunu) adlı eseri
akla gelir.
Beş kitaptan oluşan bu ansiklopedik eserin Birinci Kitab'ı, anatomi ve
koruyucu hekimlik, İkinci Kitab'ı basit ilaçlar, Üçüncü Kitab'ı
patoloji, Dördüncü Kitab'ı ilaçlarla ve cerrâhî yöntemlerle tedavi ve
Beşinci Kitab'ı ise çeşitli ilaç terkipleriyle ilgili ayrıntılı bilgiler
vermektedir.
İslam tarihinde önemli adımların atıldığı bir dönemde bilim hususunda
daha sonra gelişecek olan Avrupa biliminde de önemli etkileri olacak
olan İbn Sina, geliştirdiği felsefeyle de daha sonraları bir çok İslam
alimi tarafından da eleştirilmiştir.
---------------------------------------------------------------------------------
ROBERT BOSCH
Alman sanayici Bosch motorlu araçlar için elektrik donanımı üreten dünya
çapında başta gelen firmayı küçük bir tesisatçı dükkanından başlayarak
kurdu. 20. yüzyılın başında hemen hemen her otomobile takılan manyetoyu
geliştirerek dünya çapında ünlendi.
Bosch Schwaebische Alb dağlarında bir köy olan Albeck'de bir çiftçi
ailesinin oniki çocuğunun onbirincisi olarak dünyaya geldi. Ailesinin
başlıca gelir kaynağını, arabacıların geceledikleri ve atlarını
değiştirdikleri bir han oluşturuyordu.
Tren hattı döşendiğinde ailece Ulm'e taşındılar. Bosch ince tesviyecilik
dalındaki çıraklığını tamamladıktan sonra ülkesinden ayrıldı. 1884'te
ABD'ye giderek burada Thomas Alva Edison ile birlikte çalıştı ve
ardından da İngiltere'ye gitti.
Ondan iki yıl sonra da 10.000 marklık bir sermaye ile Stuttgart'ta bir
tesisat, ince tesviyecilik ve elektroteknik şirketi kurdu. 1887'de bir
arkadaşının kızkardeşi olan Anna Kayser ile evlenerek iki çocuk sahibi
oldu.
Bosch, bir makinacı kalfa ve bir çırak çocukla birlikte her türlü
elektrik tesisatı onarıyor ve telefon, ev telgrafı ve paratoner
(yıldırımsavar) gibi aygıtları monte ediyordu.
1887'de gazlı motorlar için ürettiği manyetoyu izleyen yıllarda giderek
geliştirdi. Elde ettiği başarılar yüzünden tesisatçı firmasının
kapasitesini gözünde büyüttü. Yeni makine alımı için fazla yatırım yaptı
ve 1890'da parasal sıkıntıya düştü. Ancak 1897'de ekonomik sıkıntısını
atlatabildi.
Kendisi tarafından üretilen manyeto artık bir motorlu araca, bir
Dioa-Bouton Üç Tekerleklisine takılabildi. Bosch bundan beş yıl sonra
kesin başarıya ulaştı. Proje mühendisi Gotdob Honold bujilerle bir
yüksek gerilim manyetosu geliştirdi. Bir aygıt ateşleme hızı ve dakiklik
açısından tüm rakip firmaların ürünlerinden üstündü.
Ayrıca hızlı çalışan benzinli motorların geliştirilmesi üzerinde etken
oldu. Aradan çok geçmeden Bosch hemen hemen bütün büyük otomobil
firmalarından sipariş almaya başladı.
Yeni yüzyıla girdikten birkaç ay sonra, bu arada 45 kişi çalıştıran
Bosch, Stuttgart'a taşındı. Elektroteknik fabrikasını plânlarken ABD'de
edindiği deneyimlerden yararlandı.
Modera iş bölümünü göz önünde tutarak imalathanelerini donattı. Sık sık
"Kızıl Bosch" olarak nitelendirilen sanayici, Almanya genelinde ancak
1918'de kabul edilen 8 saatlik iş gününü 1906'da uygulayarak sosyal
tutumunu kanıtladı.
1910'da fabrikasında çalışanlara Cumartesileri öğleden sonra izin verdi.
Diğer işletmelerin çoğunda o tarihte haftada altı tam gün
çalışılıyordu. Şirketi 1913'te 7 haftalık bir işçi mücadelesine sahne
olunca, Bosch işverenler birliğine katıldı. O tarihe kadar bu örgüte üye
olmayı reddetmişti.
Birinci Dünya Savaşı patlak vermeden önce Bosch ürünlerinin % 90'ını dış
ülkelere satıyordu. Şirketi, motorlu taşıtlar için buji, ışık makinesi,
akü, starter, far vb. parçalardan oluşan ilk standart elektrikli
donanımı sunuyordu.
İngiltere, Fransa ve ABD'de kendi şirketleri ve temsilcilikleri
bulunmaktaydı. Her ne kadar savaş başladığında dış ülkelerden sağladığı
kazanç elden gittiyse de, savaş için yaptığı üretim bunu kat kat
çıkartıyordu. Bosch bu kazancının büyük bir bölümünü Neckar kanalının
inşası için kurulan bir vakfa devretti. 1916'da firmasını anonim şirkete
çevirdi.
Her zaman teknikteki yenilikleri göz önünde bulunduran Bosch, Birinci
Dünya Savaşı sona erdikten sonra araştırmaya büyük paralar ayırdı ve
işletmesini giderek büyüttü.
Özel hayatında 20'li yıllarda kaderin birkaç sillesine katlanmak zorunda
kaldı. Oğlu mültipl skleroz hastalığından öldüğü gibi, çocuğunun
ölümünü kabullenemeyen karısı da geçirdiği ağır depresyonlar yüzünden
hastanelerde bakılmak zorunda kaldı. Bosch 1926'de boşandı ve bir yıl
sonra Margarete Woerz ile evlenerek bir kız çocuk sahibi oldu.
Yine 1927'de çalışanlara şirkette uzun yıllar çalıştıktan sonra,
emekliliklerinde parasal destek sağlayan Bosch Yardımı adı altında
toplumsal bir kuruluşu hayata geçirdi. Ne var ki, 30'lı yılların
başındaki dünya ekonomik buhranı 1937'den beri Robert Bosch GmbH adını
taşıyan bu kuruluşu da etkiledi. Satışlar hissedilir derecede gerilerken
çalışanların kimisine yol vermek gerekti.
Bosch' un fabrikaları İkinci Dünya Savaşı'nda geniş çapta yıkıldılarsa
da kendisi buna tanık olmadı. Şirketin kurucusu 1942 yılinda 80 yaşında
Stuttgart'ta hayata veda etti. Fabrikaları yeniden inşa edildikten sonra
üretim yelpazesine buzdolapları ve diğer elektrikli ev aletleri
eklendi.
---------------------------------------------------------------------------------
FERDİNAND PORSCHE
Alman otomobil tasarımcısı sonraları "böcek" adı altında dünya çapında
satış rekorları kıran KdF- Wagen'i (otomobil) 1935'ten itibaren üretmeye
başladı. Porsche, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ilk spor otomobili
geliştirdi.
Porsche, Maffersdorf/Bohemia'da musluk tamircisi bir babanın oğlu olarak
dünyaya geldi. Boş zamanlarında teknik ve elektrikle uğraştı. Liseyi
bitirdikten sonra Viyana'ya giderek Teknik Üniversiteye dinleyici
öğrenci olarak yazıldı. İlk işini elektrik motorları üreten bir
işletmede buldu.
Otomobil tutkusunun farkına burada vardı. Lohner-Porsche Porsche
1900'daki Paris Fuarı'nda, kendi buluşu olan ve dingillerindeki elektrik
motorlarıyla çalışan otomobili sergiledi.
Taşıt aracını Viyana saray arabaları yapımcısı Lohner şirketinin elemanı
olarak yaptığı için, bu yeni otomobil Lohner-Porsche olarak tanındı.
Bunun hemen ardından düşüncesini daha da geliştirerek elektrik
motorlarını bir benzin motoru aracılığıyla besledi. Bu yeni tahrik
biçimiyle şanzıman dişlisine gerek kalmıyordu.
Porsche teknik müdür olarak Viyana Neustadt'taki Austro-Daimler
şirketine geçti. Burada tanınmış bir uzun mesafe yarışı olan
Prinz-Heinrich-Fahrt için yaptığı otomobille yarışı bizzat kazandı.
Porsche ayrıca uçak motorları ve Birinci Dünya Savaşı'nda topları
taşıyan çekici araç tasarımcısı olarak kendisine bir isim yaptıktan
sonra, savaşın ardından tasarladığı iki binek otomobiliyle
Austro-Daimler'deki son başarılarına imza attı. 1923'te firmanın
Stuttgart'taki merkezine teknik müdür ve tasarımcı olarak geçti.
Avusturya'daki Steyr şirketinde kısa bir süre (1928-30) çalıştıktan
sonra, 55 yaşında bağımsızlığı seçti.
Kendi Şirketi Uluslararası bir şöhrete sahip olan Porsche, yorulmak
bilmeksizin daha başka teknik yenilikler de geliştirdi ve çeşitli
firmalar için komple yeni otomobiller tasarladı.
Esnekliği dolayısıyla yüklenme halinde dönebilen bir amortisör elemanı
olan döner çubuk yaylanıcısını (süspansiyonunu) buldu. Sıkışık parasal
durumunu, ardından gelen yıllarda Nasyonal Sosyalist rejimin önemli bir
taşıt aracı danışmanı olarak düzeltti. İyi kişisel ilişkilerinin ve
ortak çıkarlarının bulunduğu Hitler'in buyruğuyla Porsche, geniş halk
kitlelerinin satın alabilecekleri sağlam bir otomobil tasarımına
başladı.
Hitler'in diğer koşulları şunlardı: Saatte 100 kilometrelik hız, 4-5
kişilik yer,100 kilometrede en fazla 8 litrelik benzin tüketimi, 1.000
RM'nin (Reichsmark) altında satış fiyatı. 1936'da 4 silindirli Boxer
motorlu, 22 beygir güçlü ve 984 cc hacimli ilk 3 test otomobili hazırdı.
Sonradan "Volkswagen" (böcek) olarak adlandırılan hava soğutmalı
otomobil, önce Alman İşçi Birliği çerçevesindeki Nasyonal Sosyalist
Yardım Kuruluşu "Kraft durch Freude"den (Neşeden güç doğar) esinlenerek
"KdF-Wagen" olarak piyasaya çıktı. Porsche genelde bu otomobilin mucidi
olarak kabul edildiği halde asıl konstrüksiyon planları, tasarımını
1925'ten itibaren geliştiren ve Porsche'ye 1932'de bunları boş yere
öneren Çekoslavakya'lı Bela Barenyi'ye aitti.
Savaş İçin Tasarımlar 1937'de NSDAP'ye (Alman Nasyonal Sosyalist İşçi
Partisi) giren Porsche bir yıl sonra SS'e de katıldı. Buna karşın,
yalnız işini düşünen ve politikayla ilgisi olmayan bir insan olarak
tanındı. Basit bir tasarımcıyken Wolfsburg'daki Volkswagen AG'nin
kurucusu ve yöneticisi oldu. Porsche burada "böcek"in seri üretimine
başladı.
Yeni teknik gelişmelere tutkun olan Porsche, İkinci Dünya Savaşı'nda
askeri araç üretimine ağırlık verdi. Alman Devleti'nin en büyük ulusal
onur madalyasını aldıktan sonra "profesör" ünvanını kullanabilen zırhlı
araç tasarımcısı olarak ön plana geçti. Ayrıca Volkswagen'i askeri
amaçla cip ve yüzer araç haline getirdi. Porsche'nin işletmesi savaşın
bitmesine bir yıl kala Gmünd/ Karnten'e nakledildi.
Almanya'nın teslim oluşundan sonra tutuklanan Porsche bir Fransız
cezaevinde kaldı. 1947'de kefaletle serbest bırakıldı. Bundan böyle,
oğlu Ferry'nin yönetimi altında onarım işleri ve yedek parça üretimiyle
ayakta kalmaya çalışan Karnten'deki fabrikasına kendini adadı.
1948'de kendi adı altında tanınan, 40 beygir gücündeki bir VW motoruyla
donatılmış olan ilk spor arabasını piyasaya çıkarttı. İşletmesi 1950'de
tekrar Stuttgart'a nakledildi ve Porsche burada 75 yaşında öldü.
---------------------------------------------------------------------------------
Johannes Kepler
Babası yoksul bir paralı asker, annesi de bir hancının kızıydı.
Başlangıçtan beri bozuk olan sağlığının üç yaşında yakalandığı ve
gözleriyle ellerinin zayıf kalmasına neden olan, çicek hastalığından
sonra daha da kötüleşmesi nedeniyle ailesi din adamı olarak
yetiştirilmesine karar verdi. Çok yoksul bir aileden gelmesine karşın
üstün zekasıyla küçük yaşta dikkatleri çeken Kepler, Württemberg dükünün
yardımıyla Tübingen Universite'sinde sürdürdüğü öğrenimini 1588 de
bitirdi. 1591'de aynı üniversitede lisansüstü çalışmasını tamamladı.
Michael Mästlin'in Tübingen'deki astronomi derslerini izleyerek Copernik
sistemini benimsemesi Keplerin sonraki yaşamı açısından önemli bir
dönüm noktası oldu. Daha sonra başladığı ilahiyat öğreniminin son
yılında iken Graz'da ki Lutherci lisede boşalan matematik öğretmenliğine
atandı. Böylece ilahiyat öğrenimini bırakmış oldu. 1594'te gittiği
Graz'da evrenin yapısına ilişkin araştırmalarına başladı. Platoncu
felsefenin ve Pythagorasçı matematiğin etkisiyle evrende var olduğuna
inandığı matematiksel uyumu ortaya koymaya çalıştı. Bu amaçla eski
yunalılardan beri bilinen ve Platon cisimleri olarak adlandırılan beş
düzgün çokyüzlüden yararlanmayı düşündü. Uzay da yalnız bu beş düzgün
çokyüzlünün var olabileceği eski yunanlılarca kanıtlanmıştı. Bu beş
düzgün çokyüzlü şunlardı. Dörtyüzlü (yüzleri dört eşkenar üçgen olan
piramid),küp,sekizyüzlü(sekiz eşkenar üçgen), onikiyüzlü(oniki düzgün
beşgen) ve yirmi yüzlü(yirmiş eşkenar üçgen). Bu çok yüzlüler
köşelerinden geçen birer küre içine yerleştirilebildikleri gibi bunların
içine yüzlerine orta noktalarından teğet olacak biçimde birer küre
yerleştirilebilir. Copernik astronomisi her biri bir küre üzerinde
dolanan altı gezegen tanıyordu. Kepler bu altı gezegenin üzerinde
dolandığı kürelerin aralarında beş ploton cismi bulunacak biçimde iç içe
yerleşmiş durumda olduklarını öne sürdü. Kepler 1600'de, o sıralarda
imparatorluk matematikçiliğine atanan Tycho Brahe'nin yanına gitti ve
onun asistanı oldu. Brahe ertesi yıl ölünce imparatorluk
matematikçiliğine atandı. Kepler yıldızların insanların yaşamlarını
yönlendirdiği yolundaki boş inancı redetmesine karşın, evren ile insan
arasında belirli bir uyum olduğuna inanıyordu ve astrolojiye dayanan
öngörüleriyle ün yapmıştı. Tycho Brahe'nin araştırma grubunda Kepler'e
Mars'ın incelemesi görevi verilmişti. Ama o önce ışığın atmosferde
kırılması olgusunu incelemek gerektiği kanısına vardı. Dış uzaydaki
gökcisimlerinden gelen ışık ışınlarının, Yeri çevreleyen yoğın atmosfere
girdiklerinde nasıl kırıldığı konusundaki araştırmalarının sonuçlarını
Ad vitellionem Paralipomena Quibus Astronomiae Pars Optica
Traditur(astronomideki optik konuların incelenmesi konusunda Vitellio'ya
ek) gibi alçakgönüllü bir başlık altında yayımladı.Brahe'nin gözlem
sonuçlarını dairelerden oluşan ve düşünebildiği her türden yörünge
biçimine uydurmaya çalışıp başarıya ulaşamayan Kepler, Kopernik'in
görüşlerinden de esinlenerek, dairesel olmayan yörüngeleride ele aldı.
Ve doğru sonuca ulaştı. Mars odaklarından birinde Güneş bulunan eliptik
bir yörüngede dolanıyordu. Gezegenler yörüngede dolanırken eşit zaman
aralıklarında eşit yol almıyordu ama gezegeni güneşe birleştiren doğru
parçası eşit zaman aralıklarında eşit alanlar tarıyordu Bu iki yasa
bügün Kepler'in birinci ve ikinci yasası olarak bilinir. Keplarin üçünçü
yasası ise Gezgenlerin güneşe olan ortalama uzaklıklarının üçünçü
kuvveti , yörüngedeki dolanma sürelerinin k****iyle orantılıdır. Bu üç
yasa yarım yüzyıl sonra Isaac Newton'un evrensel kütle çekimi yasasını
bulmasında belirleyici rol oynamıştır.
-----------------------------------------------------------------------
Nicolas Copernicus
Copernik modern astronominin kurucusu olarak bilinir.
Polonya'da doğdu. Cracow üniversitesine gönderildi. Burada matemetik ve
optik üzerine çalıştı. Italya' da amcasının zorlamasıyla akademik
yaşamının geri kalan günlerini geçireceği Frauenburg katedraline rahip
olarak atandı. Bu pozisyonundan dolayı gücünün doruğuna erişti. Fakat
sürekli öğrenci olarak kaldı. Boş zamanlarında resim yaptı ve yunan
şiirlerini latinceye çevirdi. Onun astronomiye zaten var olan merakı
giderek bir numaralı ilgi alanı oldu. O araştırmalarını kendi başına ve
yardım almadan yaptı. Gökyüzünü kathedralin duvarları içindeki bir
kuleden gözlemledi ve bu gözlemleri teleskop'un icadına yüzlerce yıl
kala çıplak gözle gerçekleştirdi. 1530'da dünyanın kendi ekseni
etrafında günde bir kere , güneşin etrafında yılda bir kere döndüğünü
iddia ettiği büyük çalışması De Revolutionibus'u bitirdi. Bu o zamanlar
inanılmaz birşeydi. Copernik'e kadar, batı dünyası evrenin gerisinde
hiçbirşey olmayan kapalı ve küresel bir yapıda olduğunu iddia ettiği
Ptolemiac teorisine inanıyordu. O zamana kadar düşünürlerin hemfikir
olduğu Claudius Ptolemy Alexandra'da yaşayan bir Mısırlı'ydı. Potelmy'e
göre dünya; sabit, hareketsiz ve evrenin merkezine konumlandırılmış
güneş dahil herşey onun etrafında dönmekte idi. Bu insan doğasına çekici
gelen bir teoriydi. İnsanın günlük gözlemlerine ve egosuna uygun düşen
birşeydi. Copernik teorisini yayımlamakta acele etmedi. Teorinin birkaç
astronom arasında incelenerek, kendisine fikir verebileceğini düşündü.
Copernik' in çalışmaları, eğer genç bir adam bu çalışmaları 1939'da
incelememiş olsaydı hiçbir zaman basılacak duruma gelemeyebilirdi. 66
yaşındaki bir rahibin yazısını okuyup ilgilenen 25 yaşındaki Alman
Profesör George Rheticus 'du. Copernik'in çalışmalarıyle birkaç hafta
ilgilenmeyi tasarladı ama,iki yıl boyunca teori üzerine çalıştı ve
teoriden çok fazla etkilendi. O zamana kadar Copernik teoriyi
yayımlamakta isteksizdi. Kilisenin teorisi hakkında ne söyleyeceği ile
çok ilgilenmesede o herşeyin mükemmel olmasını isteyen ve 30 yıl teori
hakkında çalışmasına rağmen hiçbir zaman tamamlanmadığını düşünen
biriydi. Copernik için gözlemler sürekli tekrar edilmeliydi(Ilginç olan
dünyanın 300 yılının kaybına yolaçan elyazmaları 19. yüzyıl ortalarında
Prag'da bulundu. Bu yazmalar gösterdi ki Copernik teorisini sürekli
gözden geçiriyordu. Bu yazmaların hepsi o zamanlar için bilgili
kişilerin kullandığı latince ile yazılmıştı.) Copernik 1543'de öldü ve
hiçbir zaman çalışmalarının nasıl bir sansasyon yarattığını göremedi.
Ortaçağdan kalma filozofik ve dinsel inanışlara karşı geldi. Copernik
teorisi insanın, evrenin kendisi için yaratılmadığını, yalnızca onun bir
parçası olduğunu düşünmeye zorladı. Onun çalışmalarının en önemli yanı
insanın Cosmos' a bakışını değiştirmiş olmasıdır
---------------------------------------------------------------------
Stephen Hawking
Stephan Hawking 8 ocak 1942'de (Galileo'nun doğumundan tam 300 yıl
sonra) Ingiltere Oxford'da doğdu.Ailesi kuzey Londra'da oturuyordu.Fakat
II. dünya savaşı sırasında burası bebek dünyaya getirmek için çok
emniyetli bir yer değildi. Bu yüzden Oxford'a taşındılar. Hawking sekiz
yaşında iken, kuzey Londra'dan 20 mil uzaktaki St Albans gitti.Onbir
yaşında St Albans okuluna kayıt oldu.
Buradan mezun olduktan sonra babasının eski okulu Oxford üniversite' si kollejine devam etti.
Stephan babasının tıpla ilgilenmesini istemesine karşın, o matematiği
seviyordu. Fakat okulun matemetik bölümü mevcut değildi. Bu yüzden onun
yerine fizik okumaya başladı. Üç yıl sonra doğa bilimlerinde birinci
sınıf onur madalyasıyla ödüllendirildi.
Stephan daha sonra Cosmology üzerine çalışmak üzere Cambridge' e gitti. O
zamanlar Oxford' da Cosmology üzerine çalışma yoktu. Cambridge'de Fred
Hoyle'u supervisor olarak istemesine karşın süpervisorü Denis Sciama
idi. Doktorasını aldıktan sonra ilk önce araştırma asistanı, daha sonra
Gonville' de Caius kollejde profesör asistanı oldu. 1973'de Astronomi
Enstütüsünden ayrıldıktan sonra Stephan uygulamalı matematik ve teorik
fizik bölümüne geçti. 1979'dan sonra matematik bölümünde Lucasian
profesörü oldu. Bu profesörlük 1663 yılında üniversite parlemento üyesi
olan Henry Lucas tarafından kurulmuştu. Ilk olarak Isaac Barrow sonra
1669'da Isaac Newton'a verilmişti.
Stephan Hawking, evrenin temel prensipleri üzerine çalıştı. Roger
Penrose ile birlikte Einstein'in Uzay ve Zamanı kapsayan Genel görecelik
teoreminin Big Bang'le başlayıp karadeliklerle sonlandığını gösterdi.
Bu sonuç Quantum Teorisi ile Genel Görecelik Teorisinin birleştirilmesi
gerektiğini ortaya koyuyordu. Bu yirminci yüzyılın ikici yarısının en
büyük buluşlarından biriydi. Bu birleşmenin bir sonucuda karadeliklerin
aslında tamamen kara olmadığını, fakat radyasyon yayıp buharlaştıklarını
ve görünmez olduklarını ortaya koyuyordu. Diğer bir sonucda evrenin bir
sonu ve sınırı olmadığıydı. Buda evrenin başlangıcının tamamen bilimsel
kurallar çercevesinde meydana geldiği anlamına geliyordu.
Onun birçok kitabından bazıları, The Large Scale Structure of Spacetime,
General Relativity: An Einstein Centenary Survey, ve 300 Years of
Gravity. Stephen Hawking'in en popüler ve ençok satan iki kitabı; A
Brief History of Time ve daha sonraki kitabı, Black Holes and Baby
Universes and Other Essays.
Profesör Hawking 12 onur derecesi almıştır. 1982'de CBE ile
ödüllendirilmiş,bundan başka birçok madalya ve ödül almıştır. Royal
Society'nin ve National Academy of Sciences (Amerikan ulusal bilimler
akademisi(N.A.S.) ) üyesidir.
O teorik fizik çalışmaları ve yüklü programına rağmen ailesine (üç çocuk ve bir torun) her zaman zaman ayırmayı bilmiştir.
---------------------------------------------------------------------
Ernest Rutherford
Babası araba tamiri ile uğraşan ve çiftçilik yapan Rutherford, ailenin
on iki çocuğunun ikincisiydi. Çiftliklerinde çalışır, hemen her konuda
babasına yardım ederdi; fakat okulda da başarılıydı. Hatta, Yeni Zelanda
Üniversitesi’nin verdiği burslardan birini kazanıp, yüksek öğrenimini
sınıf dördüncüsü olarak tamamladı. Rutherford, üniversitedeyken fiziğe
duyduğu büyük ilgiyi bir de manyetik radyo dalgaları yakalayıcısı
geliştirerek gösteriyordu. Buluşların günlük yaşama uygulanmalarıyla
ilgilenmezdi.
Cambridge Üniversitesi’nden burs kazandığı 1895 yılı, onun için bir
dönüm noktası oldu. Verilen bursu birincilikle kazanan sınıf arkadaşı,
ülkesinden ayrılmak istemediği için, ikinci sıradaki Rutherford, bu
mutlu rastlantı ile bilim dünyasına kazanılıyordu. Aslında o yıl,
Cambridge Üniversitesi’nin diğer üniversitelerin başarılı öğrencilerine
ilk kez burs vermesi, Rutherford’un talih kapısını aralıyordu. Bursa
haberi Rutherford’a ulaştığı zaman, tarlada patates söktüğü, bel
küreğini bir kenara fırlatarak ‘artık bunları kim sökerse söksün’
dediği, hatta evlilik düşüncesinden de vazgeçip İngiltere’ye gittiği
söylenir.
Rutherford, Cambridge’de, J.J. Thomson’ın gözetiminde çalışıyordu.
Hocası sesini ayarlayamayan, kaba tavırlı, fakat elleri son derece
becerikli son derecece becerikli bu taşralı genci kısa sürede
benimsiyordu. Bu, deneylerinde dağınık ve onu bunu deviren, döken
Thomson için önemli bir yardım sayılırdı. Rutherford kısa bir süre,
Kanada McGill Üniversitesi’nde kalıyor, evlenmek için Yeni Zelanda’ya
gidiyor ve çalışmalarını sürdürmek için yeniden İngiltere’ye dönüyordu.
Becquerel’in yakın izleyicisi Rutherford, yeni ve ilginç bir konu olan
radyoaktivite alanında çalışmaya başlıyor, Curie’lerle ışıyan maddelerin
yaydıkları ışınların birkaç çeşit olduğuna inanıyordu. Artı yüklü
olanlara ‘Alfa’ ve eksi yüklü olanlara ‘Beta’ ışınları diyordu. Bu adlar
ogün de kullanılıyordu, ancak ikisi birden ‘Hızlandırılmış Parçacıklar’
olarak ifade ediliyorlardı. 1900 yılında kimi ışımaların manyetik
alandan etkilenmediği bulununca, Rutherford, bunların elektromanyetik
dalgalardan oluştuklarını gösteriyor ve ‘Gama Işınları’ adını veriyordu.
Rutherford önce Soddy ile birlikte, sonra yalnız başına Crookes’un,
uranyumun ışıma sonucu başka bir maddeye dönüştüğünü gösteren öncü
araştırmalarını sürdürüyordu. Uranyum ve Toryum üzerinde kimyasal
işlemler yaparak ve ışımanın ne olacağı merakı ile Rutherford ve Soddy
bu elementlerin, ışıma sonucu bir takım ara maddelere dönüştüklerini
gösteriyorlardı. Hemen hemen aynı günlerde, Amerika’da Boltwood da bu
gözlemleri doğruluyordu. Soddy bu çalışmaları daha da ilerleterek
‘İzotop’ kavramını ortaya atıyordu.
Farklı her ara element, belli bir sürede miktarının yarısını kaybedecek
bir hızla parçalanıyordu. Rutherford bu süreye ‘Yarı Ömür’ diyordu. 1906
ile 1909 yılları arasındaki sürede Rutherford ve yardımcısı Geiger,
alfa parçacıklarını derinliğine inceliyorlar, bu parçacıkların
elektronlarını kaybetmiş Helyum atomu olduğunu, hiçbir kuşkuya yer
vermeyecek biçimde gösteriyorlardı. Alfa parçacıklarının Goldstein’in
bulduğu artı yüklü ışınlara benzedikleri anlaşılıyor ve 1914 yılında
Rutherford, en basit artı yüklü ışınların Hidrojen’den elde edilenler
olması gerektiğini ileri sürerek, artı yüklü temel parçacık
niteliklerinden dolayı ‘Proton’ adını kullanıyordu. Bundan sonraki yirmi
yıl süresince her atomun eşit sayıda proton ve elektrondan oluştuğuna
inanılıyor; fakat bugün kabul edilen yapısıyla hidrojen atomunun bir
protonu olduğunu Heinsenberg gösteriyordu. Bugünkü bilgilere göre,
proton artı; elektron eksi yüklüdür ve elektriksel olarak bir elektron,
bir protonu dengeleyecek biçimde eşit yüklüdürler. Fakat protonun
kütlesi, elektronun 1836 katıdır.
Alfa parçacıklarına duyduğu ilgi, Rutherford’u daha önemli şeylere
yöneltiyordu. 1906 yılında daha Kanada’nın McGill Üniversitesi’ndeyken,
ince madensel levhaların alfa parçacıklarını nasıl dağıttığını
incelemişti 1908 yılında İngiltere’ye döndüğünde Manchester
Üniversitesi’nde de bu deneyleri sürdürüyordu. Yarım mikron
kalınlığındaki bir altın levhaya alfa parçacıkları gönderiyor ve
parçacıklardan çoğunun hiç etkilenmeden ve yön değiştirmeden aradaki
fotoğraf plakasına kayıtlandıklarını görüyordu. Fakat fotoğraf üzerinde,
hem de büyük açılarla kimi dağılımlar oluyordu. Altın levha, 2000 atom
kalınlığında olduğu ve alfa parçacıklarının çoğu dağılmadan arkadaki
fotoğraf plakasına geçtiklerine göre, altın atomlarının büyük bir bölümü
boşluktan oluşmalıydı. Kimi alfa parçacıkları, yönlerinden çok kesin
biçimde;hatta 90 derece saptıklarına göre, atomun bir yerinde artı
yüklü, alfa parçacıklarını saptırabilecek güçte (benzer yükler
itişirler) büyük kütleli bir bölge bulunmalıydı. Rutherford bu deneye
dayanarak, çekirdekli atom kuramını ilk 1911 yılında açıklıyor, atomun
merkezinde, bütün protonları kapsayan ve hemen hemen kütlesinin tamamını
oluşturan çok küçük bir çekirdek bulunduğunu ileri sürüyordu. Atomun
dış bölgesinde, çok hafif ve görünürde alfa ışınlarının geçmesini
engellemeyen eksi yüklü elektronlar yörüngedeydiler.
Bu atom fikri, 23 yüzyıl düşüncelere egemen olan Demokritus’un ‘maddenin
en küçük parçası’ görüşünü yıkıyor ve gerçeklere daha çok uyan yeni bir
model oluşturuyordu. Elementlerin ışıyarak ayrışması kuramı, alfa
parçacıklarının yapıları üzeindeki çalışmaları, çekirdekli atom modeli
Rutherford’a 1908 yılı Nobel Kimya ödülü kazandırıyordu. Başarıları bu
kadarla kalmıyor, ilk kez Crookes tarafından düzenlenen ışıldama
sayacını, yayılan ışınım (radyasyon) miktarını ölçmek için
kullanılıyordu. Çinko sülfit bir ekran üzerindeki parıltıları sayarak
(her atom parçasına karşılık bir parıltı) Rutherford ve Geiger, bir gram
radyumun saniyede 37 milyar alfa parçacığı saldığını
söyleyebiliyorlardı. Bu kadar büyük sayıda alfa parçacığı saçarak
parçalanan maddelere, Curie’leri onurlandırmak için, o maddenin
‘Curie’si’ deniyordu. Bu arada Rutherford da unutulmuyor, saniyedeki bir
milyon parçalanmaya ‘Rutherford’ adı veriliyordu.
Bu çeşit parıldamalar daha sonra saniyede kullanılıyor ve eser miktarda
radyum içerikli çinko sülfit saatlere yerleştiriliyor, rakamların
karanlıkta da görülüp okunması sağlanıyordu. Fakat bu saatlerin
üretiminde çalışan işçilerin radyum hastalığına tutulmaları nedeniyle,
uygulamaya bir süre sonra son veriliyordu.
Daha sonraları Rutherford, içine oksijen, hidrojen ve azot gazları
doldurduğu bir silindirde ışıma miktarını ölçmeye girişiyor, azot
gazında parıldamaların azaldığını; fakat hidrojen türünden olanların
belirdiğini gözlüyordu. O halde alfa parçacıkları, azot atom
çekirdeğinden protonlar çıkarıyordu. Çekirdekte kalan da oksijen atom
çekirdeği olmalıydı. Böylece Rutherford, kendi ellerini kullanarak bir
elementi diğerine dönüştüren ilk insan oluyordu. Başka bir deyişle,
simyacıların rüyalarını gerçekleştiriyordu. Bu aynı zamanda, çekirdek
tepkimesinin yapay ilk örneği oluyordu. Fakat 300 bin alfa parçacığından
ancak biri çekirdek ile tepkimeye girdiği için, bir maddenin diğerine
dönüştürülmesinde kolayca uygulanabilir bir yöntem sayılmıyordu.
Rutherford, İkinci Dünya Savaşı’ndan önceki yıllarda amansız bir Nazi
düşmanı oluyor, bir çok Yahudi bilim adamının Almanya’dan kaçırılması
işlerine karışıyor; fakat zehirli gazlar üzerindeki çalışmaları
nedeniyle Haber ‘e ilgi göstermiyordu. Rutherford atomun parçalanmasıyla
elde edilen enerjinin denetim altına alınıp kullanılamayacağını
söylüyor, Einstein kuramlarına inanmıyordu. Hahn’ın fizyon yöntemi ile
enerjiyi nasıl denetim altına alabildiğini görüp tahminlerindeki
yanılgıyı anlayamadan, yaşamını yitiriyor ve Newton ile Kelvin’in
yanlarına gömülüyordu.
-----------------------------------------------------------------
Charles Augustin de Coulomb
Batı Hint adalarında dokuz yıl askeri mühendis olarak çalışan Coulomb,
sağlığının bozulması üzerine Fransa'ya döndü. Fransız devrimi patlak
verince Blois'da küçük bir malikhaneye çekilerek tüm zamanını bilimsel
araştırmalara ayırdı. 1802 'de halk eğitimi müfettişliğine getirildi.
Coulomb, kendi adıyla anılan yasayı, Ingiliz fizikçi Joseph
Priestley'nin elektrik yüklerinin birbirini itmesine ilişkin bulgularını
incelemek amacıyla başlattığı çalışmaları sonucunda geliştirdi. Bu
amaca yönelik olarak, Priestley yasasında belirtilen elektrik
kuvvetlerini ölçmeye yarayan duyarlı aygıtlar yaptı ve elde ettiği
sonuçları 1785-1789 arasında yayımladı. Ayrıca benzer ve zıt kutupların
birbirini itmesi ve çekmesine ilişkin ters kare yasasını buldu. Bu yasa
Siméon-Denis Poisson'u geliştirdiği matematiksel magnetik kuvvetler
kuramının temelini oluşturdu. Coulomb, makinelerdeki sürtünmeye,
yeldeğirmenlerine, metal ve ipek elyafların esnekliğine ilişkin
araştırmalarda yaptı.
----------------------------------------------------------------
Sir Joseph John Thomson
Joseph John Thomson 18 aralık 1856'da Manchester
varoşlarından Cheetham Hill'de doğdu. 1870'de Owens College ve 1876'da
Trinity College, Cambridge' e burslu olarak girdi. 1880'de Trinity
College'e akademi üyesi seçildi .Hayatı boyuncada akademi üyesi olarak
kaldı. Daha sonra Lord Rayleigh'ın yerine Cambridge'e deneysel fizik
profesörü oldu. 1884-1918 yılları arasında Cambridge ve Royal
Institution'ın onursal profesörlüğüyle onurlandırıldı. Thomson'un ilk
inceleme konusu ona 1884'de Adams ödülünü kazandıran, Treatise on the
Motion of Vortex Rings adlı yapıtında bahsettiği, atomun yapısı
üzerineydi. Onun, Application of Dynamics to Physics and Chemistry ve
Notes on Recent Researches in Electricity and Magnetism adlı yapıtları,
1886 ve 1892 yıllarında yayımlandı. Bu son çalışması James Clerk
Maxwell'in ünlü Treatise adlı yayımından sonra Maxwell'in üçüncü cildi
olarak anılır. Ayrıca Thomson, Profesör J. H. Poynting 'le dört ciltlik
Properties of Matter adlı ders kitabında işbirliği yaptı. Ve 1885
yılında Elements of the Mathematical Theory of Electricity and Magnetism
'i yayımladı. Thomson, 1896 yılında Princeton Universite' sine son
çalışmalarını özetleyen dört konferans vermek için gitti. Bu
konferanslar daha sonra Discharge of Electricity through Gases (1897)
ismiyle yayımlandı. Amerika'dan dönüşünde hayatının en görkemli
çalışmasını gerçekleştirdi. Bu çalışma 30 şubat 1897'de Royal
Institution 'daki konferansında açıklayacağı, elektronun keşfiyle
sonuçlanan Cathode ışıması idi. Onun 1903 'de yayımlanan Conduction of
Electricity through Gases adlı kitabı, Rayleigh tarafından Thomson'un
Cavendish Laboratuvarı' ndaki çalışmalarının bir gözden geçirmesi olarak
nitelendirilmiştir. Bu yayımın daha sonraki basımını kardeşiyle
birlikte iki cilt olarak 1928 ve 1933 yıllarında yayımladı. Thomson,
1904 yılında Yale Universite 'sinde elektrik üzerine altı konferans
vermek için geri döndü. Bu konferanslar atomun yapısı üzerine bazı
önerilerde bulunuyordu. Thomson, faklı atom ve molekülleri ayrıştırmak
için bir yöntem geliştirdi. Bu yöntem daha sonra Aston, Dempster ve
diğerleri tarafından birçok izotop'un bulunmasına yol açtı. Yukarıda
bahsedilenler dışında, The Structure of Light (1907), The Corpuscular
Theory of Matter (1907), Rays of Positive Electricity (1913), The
Electron in Chemistry (1923) and his autobiography, Recollections and
Reflections (1936), adlı yayımlarıda bulunmaktadır. 1884 yılında Royal
Society üyeliğine seçildi. Ve 1916-1920 yılları arasında başkanlığını
yaptı. 1894-1902 yıllarında Royal ve Hughes Madalyalarını, 1914 yılında
Copley Madalyasını aldı. 1902'de Hodgkins Madalyası (Smithsonian
Institute, Washington) ;1923'de Franklin Madalyası ve Scott Madalyası
(Philadelphia), 1927'de Mascart Madalyası (Paris), 1931'de Dalton
Madalyası (Manchester),ve 1938'de Faraday Madalyası (Institute of Civil
Engineers) aldı. British Association 'nın 1909'da başkanlığını yaptı. Ve
Oxford, Dublin, London, Victoria, Columbia, Cambridge, Durham,
Birmingham, Göttingen, Leeds, Oslo, Sorbonne, Edinburgh, Reading,
Princeton, Glasgow, Johns Hopkins, Aberdeen, Athens, Cracow ve
Philadelphia Universite'lerinden doktora diploması aldı. 1890'da Rose
Elisabeth ile evlendi. Bir oğulları oldu. 30 Ağustos 1940 yılında öldü
---------------------------------------------------------------------------------
Niels Bohr
Atomun yapısı üzerindeki çalışmaları ve atomların saçtığı ışın araştırmaları ile tanınır.
Babası fizyoloji profesörü olan Bohr, 18 yaşında Kopenhag
Üniversitesi’nde fizik tahsiline başladı. İyi bir futbolcuydu. Daha iyi
bir oyuncu küçük kardeşi 1908 yılının dünya ikincisi Danimarka olimpiyat
takımında yer aldı.
26 yaşında doktorasını da tamamlayan Bohr, ileri eğitim bursuyla
Cambridge’e gönderildi. Burada elektron kuramcısı J.J. Thomson ile ve
daha sonra Manchester’de onun öğrencisi ve yine atom kuramcısı
Rudherford ile çalıştı. 27 yaşında beş oğlu olduğu söylenen bir evlilik
yaptı. 31 yaşında, fizik profesörü atandığı Kopenhag Üniversitesi’ne
döndü.
Rudherford, çekirdekli atom kavramını; yani merkezinde ağır çekirdek
bulunan çevresinde daha hafif, bulutsu elektronların dolaştığı bir atom
modelini ortaya atmıştı. Atomların nasıl enerji verdiklerini bu model ve
Planck’ın on yıl kadar önce yayınladığı kuantum kuramı ile açıklıyordu.
Elektronlar gittikçe daralan yörüngeler çizerek çekirdek etrafında
dönüyor ve bu hareketleri enerji oluşturuyorlardı. Bohr, daralan yörünge
ve sonuçta çekirdek üzerine düşen elektronların varolduğunu kabul
etmiyordu.
Atom modeli için daha inandırıcı bir biçim ararken Balmer’in hidrojen
tayfı formülü onu, hidrojen atomunu daha yakından incelemeye yöneltti.
Hidrojen atomu Lorentz’in belirlediği salınımdayken elektromanyetik
ışınım yapmıyordu. Aslında Maxwell’in yasaları temel alındığında, böyle
bir ışınım yapması gerekiyordu. Maxwell’e göre, kapalı bir yörüngede
kaldıkları sürece ışınım olmayacağı görüşündeydi. Bu çelişkinin nedeni,
elektronun sadece bir tanecik kabul edilmesinden ileri geliyordu.
Nitekim De Broglie, elektronun yalnız tanecik değil, dalga boyu
özellikli de olduğunu gösterince çelişki giderildi. Schrödinger de
elektronun çekirdek etrafında dönmediği, yalnızca çevrede durağan bir
dalga oluşturduğu görüşüyle, ileri sürülenleri doğruluyordu.
Bohr,”Elektron,yörüngesini değiştirip çekirdeğe yaklaşınca, ışıma olur”
diyordu. Fakat, ışın soğuran atomda da elektron çekirdekten daha uzak
bir yörüngeye giriyordu. Bu nedenle, elektromanyetik ışınım, bu
parçacıkların salınım veya hızlanmalarından değil; enerji düzeylerindeki
değişmelerden ileri gelmeliydi. Bu düşünce, atom dünyasının insanın
yaşadığı dünyaya benzemediğini gösteriyor, her geçen gün atomun yapısını
sağduyu ile açıklamak güçleşiyordu.
Sağduyu, örneğin gezegenlerin yörünge değiştirmediklerini söylüyordu.
Elektron da, öyle herhangi bir yörüngeye giremezdi. Ayrıca, her yörünge
değişmez bir enerji karşılığı idi. Eğer elektron bir yörüngeden diğerine
geçiyorsa,saldığı veya soğurduğu enerji sabit olmalıydı. Bu miktar,
kuantumların tümü demekti.Böylece, Planck’ın kuantum kuramı,
elektronların atom içinde durum değiştirmeleri olarak yorumlanıyordu.
Hatta Bohr, hidrojen tayfındaki çizgilere karşılık olan enerji
yörüngelerini seçebiliyordu.Bununla, bir elktronu bir yörüngeden,
çekirdekten daha uzak bir yörüngeye aktaracak miktardaki enerji
kuantasının soğurulduğunu gösteriyordu. Özellikle, ilk kez Balmer’in
dikkatleri çektiği hidrojen tayfındaki düzgünlük de
açıklanabiliyordu.Elektronların belli enerjilerini hesaplayabilmek için
Bohr, Planck’ın sabitesini 2*3,14 ile bölerek kullanıyordu.
Bütün bunlara karşılık, tayf çizgilerinin ince ayrıntılarını açıklamak
için Bohr’un kullandığı model yetersiz derecede karmaşıktı. Yörüngelerin
yalnız dairesel olduklarını varsayıyor; fakat bu, Summerfield’in beyzi
yörüngeler varsayıldığında durumun ne olacağı araştırmasını
başlatıyordu. Sonuçta, değişik yörüngelerin kabul edilmesi zorunluluğu
ortaya çıktı. Yapılması gerekli düzeltmeler bir yana; Bohr’un modeli
atom tayfındaki çizgilerin ilk başarılı açıklaması oldu veya tayf
çözümlemeleri ile atomların iç yapıları öğrenildi. Fakat yaşlı kuşağın
tamamı, bu gelişmeleri benimsemiyordu. Rayleigh, Zeeman ve Thomson kuşku
içindeydiler. Ancak, Bohr’un her zaman minnettar kaldığı Jeans, ondan
yana çıkıyordu. Aslında Thomson’un karşı çıkmaları nedeniyle, Bohr ondan
ayrılmış ve Rutherford ile çalışmayı yeğlemişti.
Kuşkusuz sonuçta Bohr ezici bir başarı sağladı ve 1922 yılı Nobel Fizik
Ödülü’nü aldı. Bunu izleyen yıllarda, ikisi de Nobel Fizik Ödülü alan
Franck ve Hertz, deneysel çalışmalarıyla Bohr kuramını doğruladılar.
Bohr, hidrojenden daha karışık atom modellerini bir türlü geliştiremiyor
ve “Birden fazla elektronun bulunduğu atomlarda iç içe küreler vardır.
Herhangi bir elementin kimyasal özelliklerini belirleyen en dış küredeki
elektron içeriğidir” diyerek çok küreselliğe ilk işaret edenlerden biri
oluyordu. Bu düşünce Pauli sayesinde meyvesini verdi. Elektronun hem
parçacık (bohr’un fikri) hem dalga (Schrödinger’in düşüncesi) olarak
tanımlanması, 1927 yılında Bohr’u, bugün “tümlerlik” diye bilinen ilkeyi
önermeye zorladı. Bu, bir şeyin birbirinden tamamen bağımsız; fakat her
ikisi de kendi koşullarında geçerli, iki değişik biçimde kabul edilmesi
ilkesidir.
1920-1930 döneminde Bohr, bir özel bira şirketinin desteğinde Atom
Çalışmaları Enstitüsü’nü Kopenhag’da kurup yöneterek, (Joule zamanından
beri bira sanayinin kuramsal fiziğe en büyük katkısı) burayı kuramsal
fiziğin merkezi yaptı ve bilimsel yetenekleri Kopenhag’da toplayarak
adeta yeni bir “İskenderiye” oluşturdu. 1933 yılında Hitler Almanya’da
iktidara gelince, korku içindeki meslektaşları yararına elinden geleni
yaptı, özellikle Yahudi fizikçilerin güvenliğini sağladı. Bir toplantı
için 1939 yılında Amerika Birleşik Devletleri’ni ziyareti sırasında
Hanh’ın “Uranyum, nötronlarla (on yıl kadar önce Chadwick’in bulduğu
yüksüz dolayısıyla nötron adı verilen parçacık) bombardıman edilirse
parçalanır (fission)” düşüncesini Lisse Meitner’in açıklayacağını
söylemesi üzerine toplantı dağıldı ve bilim adamları bu düşünceyi
sınamak üzere ülkelerine döndüler. Daha sonraları bu düşünce doğrulandı
ve olaylar hızla gelişerek atom bombasında doruk noktasına ulaştı.
Bohr, fisyon sürecine ait bir kuram geliştirmeye koyuldu. Bunda atom
çekirdeğinin sıvı damlası gibi davrandığını varsayıyordu. Bohr, bu
modelden yararlanarak, birkaç yıl önce Dempster’in bulduğu uranyum 235
izotopunun fisyona uğradığı sonucuna vardı ve bu çıkarımı kısa süre
sonra doğrulandı.
Danimarka, 1940 yılında işgal edilince Chadwick’in önerisine uyarak ve
bin bir güçlükle İsveç’e kaçtı, böylece muhakkak bir tutuklanmadan
kurtuldu. Orada faaliyetlerini genişleterek, çoğu Yahudi bilim adamının
Hitler’in elinden kurtulmasını sağladı. Sonra küçük bir uçakla
İngiltere’ye geçerken yüksekten uçmak zorunluğu, neredeyse oksijensiz
kalıp ölümüne sebep olacaktı. Danimarka’dan ayrılmadan önce Franck ve
Lane’nin kendisine emanet ettikleri Nobel madalyalarını da birlikte aldı
(kendi madalyasını da Finli savaş kurbanlarına yardım için hibe
etmişti) ve asit dolu bir şişeye doldurarak Nazilerin elinden kurtardı.
1945 yılında Amerika Birleşik Devletleri’ne geçerek Los Alamos’daki atom
bombası projesinde çalıştı. Atom bombasının sonuçları hakkındaki
endişeleri ve uluslar arası denetim amacıyla atom sırlarının bütün
müttefiklerce paylaşılması isteği Winston Churchill’i neredeyse
tutuklanmasını emredecek kadar kızdırmıştı. Savaştan sonra Kopenhag’a
döndü, asitte erittiği altını çöktürerek madalyaları yeniden döktürdü ve
sahiplerine ulaştırdı. Bohr, atom enerjisinin barışçı amaçlarla
kullanılması için durmadan, yorulmadan uğraştı ve 1955 yılında Cenova’da
ilk “Barış için Atom Toplantısını” düzenledi. Bu çabaları da “Barış
için Atom” armağanı ile ödüllendirildi.
-----------------------------------------------------------------------------
Michael Faraday
Fraday'ın babası Ingiltere'nin kuzeyinden 1791 başında Newington köyüne
iş aramak amacıyla gelmiş bir demirci idi. Annesi Faraday'ın zorluklarla
dolu çocukluk döneminde ona duygusal yönden büyük destek olmuş, sakin
ve akıllı bir köylü kadındı.Babaları çoğu zaman hasta olan ve iş
bulmakta zorluk çeken Faraday ve üç kardeşinin çocukluğu yarı aç yarı
tok geçti. Aile Sandemancılar adlı küçük bir hıristiyan tarikatının
üyesiydi.
Faraday yaşamı boyunca bu inançtan güç almış, doğayı algılama ve
yorumlamada bu inancın etkisi altında kalmıştır. Faraday çok yetersiz
bir eğitim gördü. Bütün eğitimi kilisenin pazar okulu'nda öğrendiği
okuma yazma ve biraz hesaptan ibaretti. Küçük yaşta gazete dağıtıcısı
olarak çalışmaya başladı. 14 yaşında çiftci çıragı oldu. Ciltlenmek
üzere getirilen kitapları okuyarak bilgisini genişletmeye başladı.
Encyclopedia Brtanica'nın üçüncü baskısındaki elektrik maddesinden
özellikle etkilendi. Eski şişeler ve hurda parçalardan yaptığı basit bir
elektrostatik üreteçten yararlanarak deneyler yapmaya başladı. Gene
kendi yaptığı zayıf bir Volta pilini kullanarak elektrokimya deneyleri
gerçekleştrdi.
Londra'daki Kraliyet Enstütüsü'nde Sir Humphrey Davy tarafından verilen
kimya konferansları için bir bilet elde etmesi Faraday'ın yaşamında
dönüm noktası oldu. Konferanslarda tutduğu notları ciltleyerek iş
isteyen bir mektupla birlikte Davy'ye gönderdi. Bir süre sonra
laboratuvara yardımcı olarak giren Faraday, kimyayı çağının en büyük
deneysel kimyacılarından biri olan Davy'nin yanında öğrenmek fırsatını
elde etmiş oldu. 1820'de Faraday, Davy'nin yanından yardımcılık
görevinden ayrıldı. Hans Christian Orsted, 1820'de bir telden geçen
elektrik akımının tel çevresinde bir magnetik alan oluşturduğunu
bulmuştu. Fransız fizikci Andre Marie Ampere tel çevresinde oluşan
magnetik kuvvetin dairesel olduğunu gerçektede tel çevresinde bir
magnetik silindir oluştuğunu gösterdi. Ve bu buluşun önemini ilk
kavrayan Faraday oldu.
Soyutlanmış bir magnetik kutup elde edilebilir ve akım taşıyan bir telin
yakınına konursa telin çevresinde sürekli olarak bir dönme hareketi
yapması gerekecekti. Faraday üstün yeteneği ve deneysel çalışmadaki
ustalığıyla bu görüşü doğrulayan bir aygıt yapmayı başardı. Elektrik
enerjisini mekanik enerjiye dönüştüren bu aygıt ilk elektrik motoru idi.
Faraday bu deneyleri gerçekleştrip sonuçlarını bilim dünyasına sunarken
elektriğin farklı biçimlerde ortaya çıkan türlerinin niteliği konusunda
kuşkular belirdi. Elektrikli yılan balığının ve öteki elektrikli
balıkların saldığı, bir elektrostatik üretecin verdiği bir pilden yada
elektromagnetik üreteçten elde edilen elektrik akışkanları birbirinin
aynı mıydı? Yoksa bunlar farklı yasalara uyan farklı akışkanlar mıydı?
Faraday araştırmalarını derinleştirince iki önemli buluş gerçekleştirdi.
Elektriksel kuvvet kimyasal molekülleri, o güne değin sanıldığı gibi
uzaktan etkileyerek ayrıştırmıyordu, moleküllerin ayrışması iletken bir
sıvı ortamdan akım geçmesiyle ortaya çıkıyordu. Bu akım bir pilin
kutuplarından gelsede, yada örneğin havaya boşalıyor olsada böyleydi.
Ikinci olarak ayrışan madde miktarı çözeltiden geçen elektrik miktarına
dorudan bağımlıydı. Bu bulgular Faraday 'ı yeni bir elektrokimya kuramı
oluşturmaya yöneltti. Buna göre elektriksel kuvvet, molekülleri bir
gerilme durumuna sokuyordu. 1839'da elektriğe ilişkin yeni ve genel bir
kuram geliştirdi. Elektrik madde içinde gerilmeler olmasına yol açar. Bu
gerilmeler hızla ortadan kalkabiliyorsa gerilmenin ard arda ve
periyodik bir biçimde hızla oluşması bir dalga hareketi gibi madde
içinde ilerler. Böyle maddelere iletken adı verilir.
Yalıtkanlar ise parçacıklarını yerlerinden koparmak için çok yüksek
değerde gerilmeler gerektiren maddelerdir. Sekiz yıl boyunca aralıksız
süren deneysel ve kuramsal çalışmaların sonunda 1839'da sağlığı bozulan
Faraday bunu izleyen altı yıl boyunca yaratıcı bir etkinlik gösteremedi.
Araştırmalarına ancak 1845'te yeniden başlayabildi. 1855'ten sonra
Faraday'ın zihinsel gücü azalmaya başladı.Ara sıra deneysel çalışmalar
yaptığı oluyordu. Kraliçe Victoria bilime büyük katkılarını göz önüne
alarak Faraday'a Hampton Court'ta bir ev bağışladı.
-------------------------------------------------------------------------------------
James Chadwick
Atomun parçalarından nötronu bulmasıyla tanınır.
İyi bir ilk ve orta eğitimden sonra Manchester üniversitesi fizik
bölümünden 20 yaşında mezun oldu. Verilen bir burstan yararlanarak ve
Geiger ile çalışmak amacıyla Almanya’ya gitti. Almanya savaşa girince
bir at ahırına kapatıldı. Fakat çeşitli Alman fizikçilerinin
yardımlarıyla 1919 yılında İngiltere’ye dönüp araştırmalarına başladı.
Rutherford ile birlikte çeşitli elementlerin alfa parçacıklarıyla
bombardımanı üzerinde çalıştı.
Bu deneylerden elde ettiği verileri atomların çekirdekleri üzerindeki
artı yükün hesabında kullandı. Aldığı sonuçlar Moseley’in geliştirdiği
atom numaraları kuramına uyuyordu.
1920 yılında atomun iki parçacığı olduğu biliniyordu: J.J. Thomson’un
bulduğu elektron ve Rutherford’un keşfettiği proton. Protonların tamamı
çekirdekteydi. Ama çekirdek atom kütlesinin çoğunu oluşturacak sayıda
proton içeriyorsa yükü büyük bir artı değerde oluyordu. Örneğin,
helyumun dört protonluk bir kütlesi vardı fakat yükü iki proton
karşılığı idi. O halde, çekirdekte geri kalan iki protonluk yükü
giderecek birkaç elektron bulunmalıydı. Fakat elektronlar çok hafif
parçacıklar olduklarından kütleyi etkileyemezlerdi. Hatta elektronlar,
protonları bir arada tutan “çimento” gibi düşünülüyordu. Çünkü elektron
olmadan aynı yükteki protonların bir arada duramayıp ayrılacakları
sanılıyordu. Bu görüşe göre, helyum çekirdeğinde dört proton ve iki
elektron bulunmalıydı ki kütlesi dört ve yükü net artı iki olsun.
Fakat fizikçilerin çoğu bu elektronlu çekirdekten rahatsız oluyor,
yüksüz bir parçacığın varlığından şüpheleniyorlardı. Bu düşüncelerle
Chadwick ve Rutherford gizemli parçacığı aramaya koyuldular fakat sonuç
alamadılar. Güçlük, yüksüz parçacıkların hava moleküllerini
iyonlaştırmamasıydı. Çünkü atomun parçacıklarının kolayca saptanması bu
iyonlaştırma sayesinde mümkün oluyordu.
1930 ve 1932 yıllarında Bothe ve Joliot-Currie’lerin yaptıkları
deneyler, berilyum gibi hafif elementlerin alfa parçacıklara tutulması
sonucu ışınma tespit ettiler. Bu, parafinden protonlar yayılmasından
anlaşılıyordu. Fakat hiç kimse bu olayı açıklayamadı.
Chadwick bu araştırmaları yeni deneyler yaparak sürdürdü. Ona göre akla
yakın tek açıklama, alfa parçacıklarının berilyum atomu çekirdeğinden
yüksüz parçacıkları çıkardığı ve bu yüksüz parçacıkların da (her biri
bir proton kadar kütleli) parafinden protonları dışarı atmasıydı.
Böylece, varlığından şüphelenilen yüksüz parçacık nötronu, bulmuş oldu.
Daha sonraki araştırmalar nükleer tepkimelerin başlamasında büyük rolü
olduğunu gösterdi. Buluşunun bu önemi dolayısıyla Chadwick 1935 yılı
Nobel fizik ödülünü aldı. O zamanlar uranyum fizyonunun da nötron
sayesinde başladığı henüz bilinmiyordu. Üç yıl sonra Hahn ve Meitner
bunu da bulup Chadwick’in buluşunun önemini bir daha gösterdiler.
Nötronun bulunmasıyla artık atom çekirdeğinde elektron bulunduğu görüşü
geçersiz oldu. Fakat bu kez Heisen Berg, çekirdeğin proton ve nötrondan
oluştuğunu ileri sürdü, yani helyum çekirdeği iki proton ve nötron
içeriyor böylece kütlesi dört ve yükü de artı iki oluyordu. Belli bir
elementin izotopları hep aynı sayıda proton içeriyor dolayısıyla
çekirdek çevresindeki elektron sayıları da eşit oluyordu. Elementlerin
kimyasal özelliklerinin elektronların sayı ve dizilişlerine bağlı olduğu
anlaşıldı. İzotoplar ise aynı elementin değişik sayıda nötron içermesi
sonucu oluşuyorlardı. Örneğin, iki cins klorin atomundan biri 17 proton
ve 18 nötronla 35 kütleli ve diğeri de 17 proton ve 20 nötronla 37
kütlelidir. Onun için birine klorin 35 ve diğerine klorin 37
denilmektedir. Bütün bu buluş ve çalışmalarla 20 yıl kadar önce Soddy ve
Asfon’un ortaya koydukları “izotoplar kuramı” bilimsel temele kavuşmuş
oldu.
Çekirdeğin proton ve nötrondan oluştuğu sonucuna varılması biri dışında
bütün kuşkuları gidermişti. Fakat hepsi artı yüklü parçacıkları bu kadar
dar bir yerde tutan neydi? Bu soruyu cevaplandırmak için üç yıl sonra
sonuçlanacak Yukawa’nın çalışmalarının sonuçlarını beklemek gerekiyordu.
İkinci Dünya Savaşı sırasında ve Meitner’in fizyon olayını
açıklamasından hemen sonra fakat Amerika’nın el atmasından çok önce,
Chadwick İngiltere’nin Atom Bombası Projesi’nin başına geçti ve önemli
çalışmalar yaptı
---------------------------------------------------------------------------------
Andre Marie Ampere
Elektrik akım şiddeti birimine adını veren Fransız Matematik ve Fizik
Profesörü André - Marie Ampère’dir. Ampère’in deneysel araştırmaları
manyetizmanın yeni teorilerini ve elktrodinamiğin esaslarını
oluşturmuştur.
Elektrik akım şiddeti uluslararası birim sisteminin temel
büyüklüklerinden biri ve elektrik yükü taşıyıcılarının akı yoğunluğunu
gösteren bir ölçüdür. Bunun birimi kısaltılmış olarak A ile gösterilen
Amper’dir. Bu birime adını veren, elektrik akımı ile manyetizma
arasındaki ilişkiyi tespit ederek, elektrodinamiğin temelini oluşturan
Matematik ve Fizik Profesörü Fransız André - Marie Ampère’dir.
Elektrik akımı biriminin tarifi için içinden elektrik akımı geçen
iletkenleri birbirlerine çeken veya iten kuvvetten yararlanılır:
1 Amper (A), vakum içine paralel olarak yerleştirilmiş, birbirleri ile
aralarında 1 metre (m) aralık bulunan, doğrusal olarak sonsuza kadar
uzanan, çapları ihmal edilebilecek kadar küçük yuvarlak kesitteki
iletkenlerden zamana bağlı olarak değişmeden akan akımın, her metresinde
(m), 0,2 mikronewton’luk (µN) bir kuvvet oluşturan akım miktarıdır.
André - Marie Ampère, 22 Ocak 1775’de Lyon/Fransa’da bir tüccarın oğlu
olarak dünyaya geldi. Hiç okula gitmedi. Lyon yakınlarında
Poleymieux’deki evlerinde, babası tarafından eğitildi. Bu arada Ampère
çağdaş ve klasik eserleri de okuyarak kendini daha da geliştirdi. Babası
oğlunun matematik yeteneğini farkedince, onu bu yönde teşvik etti.
Ampère 12 yaşında A. Euler ve Bernoulli’yi, 18 yaşında Lagrange’ın
Analitik Mekaniğini okudu. Babası, 1793 yılında ihtilal çılgınlıkları
arasında idam edildi. Bu Ampère için ilk kader şokuydu. 1800 yılında
oğlu dünyaya geldi. Aynı yılda, Bourg Departement okulunda Matematik
öğretmenliği görevine getirildi.1803 yılında karısı öldü. Bu onda derin
bir depresyon yaratan ikinci bir kader şoku oldu. Ampère aynı yıl içinde
Lyon Lyceum’unda ve doğa bilimleri dersleri Profesörü olarak göreve
başladı ve 1804 yılında Paris Ecole Polytechnique’de Repetitor
(müzakereci) ünvanını aldı ve Collegè de France’da Matematik ve Fizik
Profesörü olarak dersler verdi. 1808 yılında Napoleon, Ampère’i
yaşamının sonuna kadar tüm Fransa’da seyahat etmesini gerektiren bir
göreve, Üniversiteler Genel Müfettişliği’ne atadı. Bu arada Tarih ve
Felsefe Fakültesi’nde felsefe dersleri de veriyordu. 1809 yılında
Titular Profesör (Ünvanını adı ile birlikte kullanma yetkisi olan
Profesör) ve 1814 yılında Bilim Akademisi üyesi oldu. 1807 yılında
Ampère ikinci kez evlendi. Ancak evlilik iki yıl sürdü. 1824 yılında
Collegè de France’ta Deneysel Fizik Profesörü olan Ampère, mesleki
kariyerinin zirvesine ulaştı. Ölüm onu Marsilya’ya yaptığı bir teftiş
seyahati sırasında 10 Haziran 1836 günü yakaladı. Ampère’in kemikleri
1869 yılında Paris’e getirilerek Montmartre Mezarlığına gömüldü.
Ampère her şeyden önce bir matematikçiydi. Henüz 13 yaşındayken koni
kesitleri üzerinde çalışmıştı. Daha sonraları olasılık hesapları üzerine
ve parsiyel diferensiyal denklemler üzerine temel düşünceleri ortaya
koymuştu. "Ampère Zincirleme Kanunu" daha sonraları Maxwell
denklemlerinin temelini oluşturmuştu. Büyük bir dahi bilim adamı olarak
kimya problemleri de onu yakından ilgilendirmişti. Ampère, atom teorisi
ve fiziksel kimyanın da öncüleri arasında sayılmaktadır. Ampère 1814
yılında, basınç ve sıcaklığın da eşit olması halinde, tüm gazların eşit
hacımlarda eşit sayıda moleküle sahip olacacakları hipotezini ortaya
koymuştu. Ampère’in, üç yıl önce İtalyan Fizikçi Kont Amedeo Conte di
Quaregna e Ceretto Avogadro’nun (1776-1856) aynı yasayı biraz değişik
bir biçimde dile getirdiğinden haberi yoktu. Ampère bir matematikçi
olarak, genel fizik yasalarını deneysel olarak ortaya koyup, formüllerle
tespit etme yeteneğine sahipti.
Danimarkalı fizikçi Hans Christian Oersted’in (1771-1851) buluşundan
hareketle, elektrik akımının, manyetizmanın nedeni olduğunu gördü.
Oersted’in deneylerini devam ettirdi. Ampère yer küresinin
manyetizmasının elektrik akımı geçen bir iletkeni etkilediğini
düşünüyordu. 1820 yılında şamandra kuralı olarak tanımlanan kuralı ve
Ampère’den bağımsız olarak bir kaç yıl sonra, Seebeck’in de açıkladığı
"Selonoid" in manyetik etkisini açıkladı. Aynı yıl Ampère içinden akım
geçen iki iletkenin, akımların yönü aynı olduğunda birbirlerini
çektiklerini ve aksi yönde olduklarında ittiklerini kanıtladı. Böylece,
daha sonraları elektrik motorlarının tasarımının gerçekleştirilmesini
sağlayacak olan, elektro-mıknatısın radyal hareket oluşturmasının temel
prensibi bulunmuş oldu.
Ampère daha sonra, 1822 yılında olayı matematiksel olarak tespit etti ve
elektrodinamiğin temel pransiplerini bilimsel olarak ortaya koydu. Bu
temel yasaya göre içinden akım geçen iki paralel iletkeni, akımların
yönlerine göre, iten veya çeken kuvvet, akım ile doğru, iletkenler
arsındaki mesafe ile ters orantılıdır. Ampère tarafından tespit edilen
elektrodinamiğin bu temel yasası, Charles Augustin de Coulomb’un
(1739-1806) elektrik yükleri ve Henry Cavendish’in (1731-1810) kitle ile
ilgili yasalarına çok benziyordu.
Ampère, akan elektrik akımının manyetizmin nedeni olduğunu bulduktan
sonra, atomların elektrik akımını taşıdıkları hipotezini ortaya koydu.
Bundan başka, malzemelerin moleküler ring akımlarına götüren, yumuşak
veya sert manyetik davranışlarını araştırdı. Ileri görüşlü bu dahinin
buluşu ancak 100 yıl sonra, malzeme yapı modellerinleri üzerinde yapılan
araştırmalarla, dairesel hareket eden elektronlar tarafından teyit
edildi.
Elektrodinamiğin esaslarını bulmanın yanısıra, Ampère ilk
elektromanyetik telgrafı da buldu. 2 Ekim 1820’de, elektrik akımı ile
hareket eden bir mıknatıslı iğne ile Lyon’da telgrafla haberleşmeyi
önerdi. Elektromanyetik endüksiyon onun tarafından değil, ancak 10 yıl
sonra İngiliz Michael Faraday (1791-1867) bulunduğu için, onun zamanında
elektrik akımının ve geriliminin ölçülmesi mümkün değildi. Ampère,
Galvanometre olarak tanımladığı bir akım gösterme cihazının yaratıcısı
olarak da tanınır. O aynı zamanda o zamana kadar tartışmalı olan Akım ve
Gerilim kavramlarını da yerleştirdi.
André-Marie Ampère 1820-1825 yılları arasındaki çalışmalarını, 1826
yılında "Elektrodinamik Oluşumların, Yalnız Deneylerden Türetilmiş
Matematiksel Teorileri Üzerine" adlı kitabında topladı. Bu ölümsüz doğa
bilimleri eseri günümüzde bilinen elektrotekniğin temelini oluşturdu.
André-Marie Ampère 10 Haziran 1836’da Marsilya’da (Fransa) 62 yaşında
öldü. Yaşamının son 7 yılında, onu kuvvetten düşüren, akciğer nezlesi
hastalığını çekti. Fakir ve yalnız olarak ziyaret ettiği Üniversite’yi
denetledikten 24 saat sonra ateş krizi bastı.
Dahi bir bilim adamı ve elektrodinamiğin kurucusu, André-Marie Ampère’in
çalışmalarının ödülü, adının günümüzde birçok ölçü aletinde,
cihazlarda, elektrik sayaçlarında, elektrik makinalarında, gemilerde ve
caddelerde adının okunması ve onun şerefine elektrik akımı birimine
adının konulmasıdır.
-------------------------------------------------------------------------
Ömer el-Hayyâm
Daha çok dörtlük biçiminde yazmış olduğu felsefî şiirlerle tanınan Ömer
el-Hayyâm (1045-1123), aynı zamanda matematik ve astronomi alanlarındaki
çalışmalarıyla bilimin gelişimini etkilemiş seçkin bir bilim adamıdır.
Matematiğe ilişkin araştırmaları özellikle sayılar kuramı ile cebir
alanında yoğunlaşmıştır. Eukleides'in Elementler'i üzerine yapmış olduğu
bir yorumda, işlemler sırasında irrasyonel sayıların da rasyonel
sayılar gibi kullanılabileceğini ilk defa kanıtlamıştır.
En değerli cebir yapıtlarından birisi olan Risâle fî'l-Berâhîn alâ
Mesâili'l-Cebr ve'l-Mukâbele'de (Cebir Sorunlarına İlişkin Kanıtlar)
denklemlerin birden fazla kökü olabileceğini göstermiş ve bunları, kök
sayılarına göre sınıflandırmıştır.
Bunun dışında, Ömer el-Hayyâm'ın üçüncü dereceden denklemleri de, terim
sayılarına göre tasnif ettiği ve her grubun çözüm yöntemlerini
belirlediği görülmektedir. Buna göre, üçüncü dereceden denklemler, üç
terimliler ve dört terimliler olarak ikiye ayrılır ve üç terimliler,
x3 + cx2 = bx
x3 + bx = cx2
cx2 + bx = x3
olarak ve dört terimliler ise,
x3 + cx2 + bx = a
x3 + cx2 + a = bx
x3 + bx + a =cx2
cx2 + bx + a = x3 ve
x3 + cx2 = bx + a
x3 + bx = cx2 + a
x3 + a = cx2 + bx
olarak sıralanır. El-Hayyâm üçüncü derece denklemlerinin aritmetiksel
olarak çözülemeyeceğine inandığı için, bu denklemleri koni kesitleri
yardımıyla geometrik olarak çözmüş, negatif kökleri, daha önceki
cebirciler gibi, çözüm olarak kabul etmemiştir.
Şimdi, x3 + cx2 = a denklemini nasıl çözdüğünü görelim: Yandaki şekilde,
AB = c ve H3 = a olsun. AB'nin uzantısı üzerinde BT = H alınsın ve
AB'ye B noktasından bir dikme çıkılsın. BC = H olsun ve BCDT k****i
tamamlansın. BCDT k****i üzerine H yüksekliğine sahip bir küp çizilsin. D
köşesinden, asimptotları BC ve BT olan EDN hiperbolü ve A köşesinden,
AT eksenli ve BC parametreli AK parabolü çizildiğinde, bu hiperbol ile
parabol kesişmek zorundadırlar. Kesişme noktaları E olsun. E'den AT ve
BC doğrularına iki dikme inilsin ve bunlar EZ ve EL olsun. Bu durumda x =
BZ olacaktır.
Kanıt : EZ2 = AZ . BC (parabolün özelliğinden) *
(AZ/EZ)=(EZ/BC)
EZ . BZ = BC . BT = BC2 (hiperbolün özelliğinden)
(BZ/BC) = (BC/EZ) olur ve ikinci ifadenin k****i alınırsa,
((BZ)2 /(BC)2) = ((BC)2 / (EZ)2) elde edilir.
AZ = BZ + AB olduğuna göre, BC3 = BZ2 (BZ + AB) = (BZ3 + BZ2). AB) elde
edilir. BC = H, H³ = a, AB = c olarak verildiğinden, a = (BZ3 + c . BZ2 )
bulunur. BZ yerine x konursa, orijinal denklem elde edilecektir;
öyleyse BZ = x olmalıdır.
Ömer el-Hayyâm'ın astronomi alanındaki çalışmaları da çok önemlidir.
Eskiden beri kullanılmakta olan takvimlerin düzeltilmesi için Selçuklu
Sultanı Celâleddin Melikşâh (1052-1092), 1074-1075 yılları civârında
İsfahan'da bir gözlemevi kurdurmuş ve başına da dönemin en ünlü
astronomlarından biri olan Ömer el-Hayyâm'ı getirmişti. Ömer el-Hayyâm
ile arkadaşlarının yapmış olduğu araştırmalar sonucunda, daha önce
kullanılmış olan takvimleri düzeltmek yerine, mevsimlere tam olarak uyum
gösterecek yeni bir takvim düzenlemenin daha doğru olacağına karar
verilmiş ve bu maksatla gözlemler yapılmaya başlanmıştır. Gözlemler
tamamlandığında, hem Zîc-i Melikşâhî (Melikşâh Zîci) adlı zîc ve hem de
et-Târîhu'l-Celâlî denilen Celâleddin Takvimi düzenlenmiştir (1079).
Celâleddin Takvimi, bugün kullanmakta olduğumuz Gregorius Takvimi'nden
çok daha dakiktir; Gregorius Takvimi, her 3330 yılda bir günlük bir hata
yaptığı halde, Celâleddin Takvimi 5000 yılda yalnızca bir günlük hata
yapmaktadır.
---------------------------------------------------------------------------------
Descartes
Modern felsefenin ve analitik geometrinin kurucusu olan Descartes (1596 -
1650) için de, Bacon'da olduğu gibi, amaç doğayı egemenlik altına
almaktır. Çünkü insan ancak o zaman mutlu olabilir. Fakat doğa,
skolastiğin sağladığı bilgilerle egemenlik altına alınamaz. Böylece
Descartes'ın da skolastiğin insanı yanlışa götürdüğünü düşündüğü
anlaşılmaktadır. Ona göre, bunun iki nedeni vardır.
1-Skolastiğin kavramları açık ve seçik değildir.
2-Bu yöntem doğru bilgi elde etmeye uygun değildir.
Böylece Descartes yeni bir yönteme gereksinim olduğunu belirtir. Çünkü
ona göre doğruyu yanlıştan ayırt etme gücü, yani akıl (sağduyu) eşit
olarak dağıtılmıştır. O halde bu kadar yanlış bilginin kaynağı akıl
olamaz. Böylece Descartes, insanların yanlışa düşmelerinin tek nedeninin
doğru bir yönteme sahip olmamaları olduğu sonucunu çıkarır.
Bundan sonra yöntemini kurmaya çalışan Descartes, öncelikle bu konuda
kendine nelerin yardımcı olacağını araştırır ve iki şeyin bulunduğuna
karar verir:
1-Klasik mantık
2-Eskilerin kullandığı Analiz
Descartes, eskiden beri kullanmakta olan bu iki yöntemden klasik
mantığın, bilinenleri başkalarına öğretmekte, genç zekaları
çalıştırmakta ve onlara bir disiplin kazandırmakta yararlı olduğunu,
ancak yeni bir bilgi elde etmekte işe yaramadığını belirtir. Çünkü ona
göre, bu mantıkta biçim ve içerik ayrılmıştır. Oysa ki bilgide biçim ve
içerik iç içedir.
Eskilerin kullandığı analize gelince, Descartes, Platon'dan beri
eskilerin matematiğin en yalın bilim olduğunu ve diğer bilimlerin
temelinde yer aldığını, fakat kendi dönemindeki matematiğin bu
özellikten yoksun bulunduğunu belirtir. Bunun üzerine eskilerin
matematik çalışmalarını incelemeye koyulur ve Papus'un Matematik
Koleksiyonları adlı kitabında kanıtlamanın iki boyutundan söz edildiğini
belirler. Bunlar analiz ve sentezdir.
Descartes bu iki yoldan analizin daha doğru olduğuna karar verir.
Matematikle ilgili çalışmaları sonucunda da analitik geometriyi bulur.
Burada esas olan bir cebir denkleminin bir geometrik şekille
anlatılmasıdır. Descartes'ın bu önemli buluşundan sonra diğer önemli bir
katkısı da geometri ile cebir arasında kurduğu paralelizmin aynı
şekilde matematik ve diğer bilimler arasında da kurulabileceğini
belirtmesidir. Çünkü ona göre her hangi bir bilimde bir şeyi bilmek
demek aslında sayı ve ölçüden başka bir şey değildir. Bundan dolayı da
bütün bilimlerde tek bir yöntem uygulamak olanaklıdır. Bu da
matematiksel yöntemdir. Böylece ilk defa bütün bilimlerin yönteminin tek
bir yöntem olduğu belirtilmiştir. Bu nedenle Descartes'ın yöntemine
evrensel matematik yöntem denmiştir.
Descartes bu yöntemini dört kuralla temellendirmiştir.
1-Apaçıklık Kuralı: Doğruluğu apaçık bilinmeyen hiçbir şeyi doğru olarak
kabul etmemek, yani acele yargılara varmaktan ve ön yargılara
saplanmaktan çekinmek, yargılarda ancak kendilerinden kuşkulanılmayacak
derecede açık ve seçik olarak kavranılan şeyleri bulundurmak.
Bu kuralda dikkat çeken en önemli yön insanın bir konuyu araştırmaya
başlarken, ön yargısız davranmasının gerekliliğidir. Bu ise oldukça
zordur. Çünkü insan hem doğuştan getirdiği, hem de yaşamı boyunca
edindiği pek çok ön yargıya sahiptir. Bunu aşmak ise çok zordur. Ancak
Descartes bunun için yöntemsel kuşkuculuk'u önerir
Bu yöntemin esası, sağlam bir nokta buluncaya kadar sezişle apaçık
olarak kavranılamayan her şeyden kuşku duymaktır. Bu yönüyle
kuşkucuların yöntemlerinden tamamen farklı olan yöntemsel kuşkuculuk,
Descartes'ın deyimiyle, gerçeği, yani kayayı bulmak için gevşek toprak
ve kumu atmak amacına dayanır. Böylece elde edilen bilgi artık
kendisinden kuşku duyulmayan, apaçık olarak kavranılan, doğruluğuna
güvenilen bilgi olacaktır.
2-Analiz Kuralı: Bu kural incelenecek problemlerden her birini,
olanaklar ölçüsünde ve daha iyi çözümlemek için gerektiği kadar
parçalara ayırmayı belirtir, yani karmaşık ve karanlık olan
önermelerden, basamak basamak daha yalın önermelere inmek ve daha sonra
bu yalın önermelerden başlayarak daha karmaşıkların bilgisini elde
etmektir.
3-Sıra Kuralı: En yalın ve bilinmesi en kolay şeylerden başlayarak,
tıpkı basamak basamak bir merdivenden çıkar gibi, derece derece daha
karmaşık olanların bilgisine yükselirken, doğaları gereği ard arda
sıralanmayan şeyler arasında bile bir sıra olduğunu öngörerek düşünmeyi
yürütmektir.
4-Sayış kuralı: Bu kural hiçbir şeyin unutulup atlanmadığından emin
olmak için, her yönden tam sayış ve genel tekrar yapmayı belirtir.
Burada dikkat edilmesi gereken dört nokta vardır. Sayışın sürekli,
kesiksiz, yeter ve sıralı olması.
Descartes'ın bu analiz ağırlıklı, yöntemsel kuşkuculuğa dayanan yöntemi,
felsefe için gerçekten çok yenidir. Bu anlamda o, modern felsefenin
kurucusu kabul edilmiştir. Ancak onun bu başarısını bilimde de
gösterdiğini söylemek zordur. Çünkü bilim anlayışında önemli yanlışlar
vardır. Aslında bilimlere matematiğin uygulanabileceğini belirtmesi
önemlidir. Örneğin fiziği matematiğe, daha doğrusu geometriye
indirgemeye çalışması yanlıştır. Çünkü modern bilim anlayışında
bilimlerin inceleme alanlarını geometrik nesnelere indirgemek, yani
yalnızca yayılım olarak düşünmek olanaksızdır. Bundan dolayı da,
Descartes'ın anladığı anlamda matematiksel yöntem bilimlerde başarıyla
uygulanamaz.
Bilimin yöntemi ve kartezyen felsefe sistemiyle ünlü olan Descartes,
aynı zamanda büyük bir matematikçidir. Cebirsel işlemleri geometriye
uygulayarak analitik geometriyi kurmuştur. O zamana kadar geometri ve
cebir problemleri kendi özel yöntemleri ile ayrı ayrı çözülmekteydi.
Ancak Descartes, cebir ve geometri arasındaki bu mesafeyi ortadan
kaldıran, cebiri geometriye uygulayan genel bir yöntem ileri sürdü.
Descartes'ın bu yönteminin iki amacı vardı:
1. Cebirsel işlemlerle, geometriyi şekil kullanımından kurtarmak.
2. Cebir işlemlerine geometrik yorumlarla anlam kazandırmak.
Descartes bu bağlamda, ilk defa koordinat geometrisi fikrini şekil de görüldüğü gibi ifade etti.
Buna göre, ox ve oy doğruları, o noktasında (orijinde) birbirlerini dik
olarak keserler. Bu doğrular, aynı düzlemde bulunan bir P noktasının
konumunu belirlemek için eksenler olarak kullanılır. P noktasının
konumu, eksenler üzerinde OM=x ve PM=y uzaklıkları ile belirlenir. Yani
P(x,y) noktasının tanımlanabilme koşulu x ve y gibi iki parametre
yardımıyla sağlanmaktadır. x ve y uzaklıklarına P noktasının
koordinatları denir. x ve y arasındaki farklı münasebetler aynı düzlemde
farklı eğrilere tekabül eder. Böylece, eğer y, x ile orantılı olarak
büyürse, yani y=kx olursa, bir doğru parçasını ve y=kx2 olursa, bir
parabolü temsil eder. Bu tür denklemler cebirsel olarak çözülebilir ve
bulunan neticeler geometrik olarak yorumlanabilir. Bu şekilde, daha önce
çözülemeyen ya da çok güçlükle çözülebilen pek çok fizik probleminin
çözümü bundan sonra (örneğin Newton'da) mümkün olmuştur.
Descartes bütün fiziğin bu şekilde geometrik ilişkilere
indirgenebileceğini düşünerek, bütün evreni matematiksel olarak
açıklamaya çalışmıştır.
Descartes fizik ve evrenbilimle de ilgilenmiş ve 1644 yılında
yayımladığı Principia Philosophia (Felsefenin İlkeleri) adlı Latince
yapıtında ileri sürmüş olduğu Çevrimler Kuramı ile Newton'dan önce
evrenin yapısı ve işleyişine ilişkin mekanik bir açıklama getirmişti; bu
yapıt, daha sonra Fransızca'ya çevrildi ve Avrupa düşüncesi üzerinde
çok etkili oldu.
Aristotelesçi hareket düşüncesi, gezegenleri yöneten gücün, aynı zamanda
onları ileriye doğru sürükleyen güç olduğunu benimsiyordu. Aslında
Yunan Mitolojisi'ne, yani bir savaş arabası ile atlarla donanmış Apollon
(Güneş) tasarımına dayanan bu inanç Hıristiyan Mitolojisi tarafından da
benimsenmiş, ancak atların yerine meleklerin gücü geçirilmişti. Diğer
taraftan 16. yüzyılın önde gelen gökbilimcilerinden Tycho Brahe ve
yandaşları, Aristotelesçi Evren Kuramı'na sonradan eklenen ve
gökcisimlerini taşıdıklarına inanılan saydam ve katı kürelerin
bulunmadığını gözlemsel olarak kanıtlamışlar ve böylece büyük bir
sorunun doğmasına sebebiyet vermişlerdi: Şâyet gökcisimlerini saydam ve
katı küreler taşımıyorsa, ne taşıyordu? Mekanik oluşumları, maddenin
madde üzerindeki etkisiyle açıklamak gerektiğini düşünen Descartes,
uzayın boş olmadığı görüşüyle birlikte, bir cismin devinebilmesi için
gerekli olan kuvvetin başka bir cisim tarafından sağlanması gerektiği
görüşünü de gelenekten almıştı; fakat artık atları ve melekleri
kullanmıyordu. Bütün gezegenlerin, akışkan özdekle dolu bir uzayda
oluşan çevrimlerin, yani girdapların veya hortumların merkezinde
bulunduğunu savunuyordu. Bu çevrimlerin dönüşü, merkezlerinin yakınında
çok hızlıydı ve gezegenlerin eksenleri çevresinde dönmelerini
sağlıyordu. Çevrimlerin dış kısımları ise, gezegenlerin sahip oldukları
uyduları dolandırıyordu. Yerel gezegensel çevrimler, merkezinde Güneş'in
bulunduğu daha geniş bir çevrimin içine oturmuştu; öyle ki bu çevrim,
gezegenleriyle birlikte diğer çevrimlerin düzenli bir biçimde Güneş'in
çevresinde dolanmasını sağlıyordu.
Bu kuram çok akıllıca ve ilk bakışta çok çekiciydi; çünkü başka
olguların yanında Yersel dönüş sırasında neden güçlü hava akımlarının
oluşmadığını ve küçük cisimlerin neden Yersel çevrim merkezine doğru
gittiklerini veya düştüklerini açıklayabiliyordu.
Bir varsayım, öndeyilerinin doğruluğu ile yargılanmalı ve
değerlendirilmelidir. Descartes'ın varsayımının güçsüzlüğü, matematiksel
olarak işlenememesi ve bu nedenle yeterli düzeyde denetlenememesi ve
sorgulanamamasından kaynaklanıyordu; ama matematiksel olarak
gösterilemediği için denetlenmesi ve sınanması olanaksızdı. Akışkanların
devinimine ilişkin sorunlar, 17. yüzyıl matematiğinin dışında
kalıyordu. Descartes'ın varsayımından yararlanarak, Güneş'e daha yakın
olan gezegenlerin daha hızlı hareket etmeleri gerektiğini öngörmek
olanaklıydı; fakat gezegenlerin uzaklıkları ile dolanım süreleri, yani
periyotları ararsında bulunması gereken kesin ilişkiyi ve bağlantıyı
öngörmek olanaksızdı. Ayrıca, karmaşık bir çevrimler dizgesinde, bir
gezegenin çizdiği yörüngenin biçimini öngörmek de mümkün değildi.
Gezegen devinimlerine ilişkin yasalar, Kepler tarafından matematiksel
bir kesinlikle ortaya konulmuştu ve artık Kepler Yasaları'nın
kendisinden çıkarsanacağı doyurucu bir mekanik kurama gereksinim
duyulmaktaydı; bulanık ve niteliksel bir biçimde gezegen devinimlerinin
temel özellikleriyle ilgilenen kuramlar, artık ömürlerini
tamamlamışlardı.
---------------------------------------------------------------------------------
Nicolaus Copernicus
Nicolaus Copernicus 1473 yılında Torun'da doğmuştur. Cracow, Bologna,
Padua ve Ferrara üniversitelerinde teoloji, hukuk ve tıp öğrenimi
görmüş, eğitimini tamamladıktan sonra Frauenburg Katedrali'ne papaz
olarak atanmıştır. Ancak Copernicus öncelikle astronomiye ilgi
duymuştur; üniversite yıllarında İtalya'nın ünlü astronomlarıyla
tanışmış ve onlardan almış olduğu derslerle bu alandaki bilgisini
geliştirme olanağı bulmuştur.
Copernicus, Güneş merkezli gök sisteminin kurucusudur; Güneş'in evrenin
merkezinde bulunduğunu ve Yer'in bir gezegen gibi, Güneş'in çevresinde
dolandığını savunan bu sistemi, 1543 yılında basılan, Gök Kürelerinin
Hareketi adlı ünlü kitabında bütün yönleriyle açıklamıştır. Bu yapıt iki
ana bölümden oluşur. Birinci bölümde sistemin ana hatları tanıtılmış ve
ikinci bölümde ise ayrıntılara inilmiştir.
Copernicus sisteminde, merkezde Güneş bulunur ve sırasıyla Merkür,
Venüs, Yer, Mars, Jüpiter ve Satürn gezegenleri, Güneş'in çevresinde
dairesel yörüngeler üzerinde sabit hızlarla dolanırlar; Ay, bir gezegen
değil, Yer'in çevresinde devinen bir uydudur. Satürn gezegeninden sonra,
bütün gezegenleri kuşatan ve hareketsiz olan sabit yıldızlar küresi
gelir. Gece ve gündüzler, Yer'in ekseni etrafındaki dönüşlerinden,
mevsimler ise Yer'in Güneş çevresindeki dolanımlarından meydana gelir.
Gök Kürelerinin Hareketi'nin yayınlanması Avrupa'da büyük bir heyecan
yaratmamış, astronomlar da dahil olmak üzere pek az kişi bu yapıtın
değerini kavramıştır. Genellikle kitapta tasvir edilen sistem, gezegen
kataloglarının hazırlanmasına yardımcı olacak yeni bir yöntem olarak
benimsenmiştir.
Erasmus Reinhold (1511-1553) 1524'de, yani daha Copernicus'un yapıtı
basılmadan önce, Güneş merkezli sistemi yeni bir çağın başlangıcı olarak
karşılamış ve hemen bu sistemi temele alan ve Tabulae Prutenica olarak
tanınan bir gezegen katalogu hazırlamıştı. Bu katalog, o dönemde
kullanılmakta olan Alfons kataloglarına göre daha başarılı sayılsa da,
umulanı verememişti.
Bazı astronomlar ise Copernicus'tan çok daha ileri gitmişlerdi. Battista
Benedetti (1530-1590) gezegenlerin meskun olabileceğini söylüyordu.
Giordano Bruno (1548-1600) ise, Güneş'in rotasyon hareketi yaptığını,
kutuplarda basık olduğunu, sabit yıldızların birer Güneş olabileceğini,
evrenin sonsuz olduğunu ileri sürmüştü; bilindiği gibi, sonradan bu
görüşlerin çoğu doğrulanacaktı. Ancak Bruno, Aristoteles ve Batlamyus
kozmolojisine dayanan kilise öğretisine karşı geldiği için dinsizlikle
suçlandı ve 1600 yılında bu görüşlerinden ötürü yakıldı.
Dini çevreler Copernicus'u hoşgörü ile karşılamıyorlardı. En sert
tepkiler Protestanlardan gelmişti; Papa'yı İncil'e sadakat göstermemekle
suçluyorlardı. Bunların başında Luther ve Melanchton geliyordu. Böyle
bir ortam Copernicus ile İncil'i uzlaştırma çabalarına yol açtı. Bir
İspanyol İncil'deki şu cümleye dayanarak Yer'in hareketini kabul
etmişti: "Kim Yer'i yerinden oynattı ve bunun etkisiyle sütunlar
sarsıldı."
Bruno'nun yakılmış ve Galilei'nin engizisyon tarafından cezalandırılmış
olmasının etkisi çok büyük olmuştu. Nitekim Pierre Gassendi kutsal
kitapla uyuşmuş olsaydı, Copernicus sistemini tercih edebileceğini
söylüyordu.
Copernicus'un yapıtı ve Copernicus sistemini konu alan kitaplar, 1882
yılına kadar kilisenin yasakladığı kitaplar listesinde yer aldı ve bu
tarihte Kardinaller Meclisi, Katolik çevrelerinde Copernicus'un
okutulabileceğini ilan etti.
Yeni sistemin bazı soruların yanıtını verememesi, yayılmasını ve
gelişmesini engelleyen en önemli etkenlerden biriydi. Bu konudaki
tartışmalar, Galilei'nin modern fiziğin temellerini atmasıyla son buldu.
Böylece düşünce tarihinde, yeni atılımlara sahne olacak, yepyeni bir
ufuk açılmış oldu.
Gök Kürelerinin Hareketi'nin 1543 yılında yayımlanması Rönesans'ın en
önemli olaylarından biridir. Bunun özellikle astronomideki ve genellikle
doğa bilimlerindeki ve tüm insan düşüncesindeki etkileri çok derindir.
Her ne kadar bazı noktalarda eskiye bağlı kalmışsa da Kant'ın
(1724-1804) belirttiği gibi, getirmiş olduğu görüş kökten bir
değişikliğin sembolüdür. Bu yüzden bilim tarihi açısından bu yapıt
Ortaçağ ile Yeniçağ'ı birbirinden ayıran gerçek bir hudut taşı olarak
kabul edilir.
Copernicus'ten önce de Güneş merkezli sistemi ortaya koyanlar olmuştu,
ama bunların hiç birisi Copernicus gibi etkili olamamıştır. Copernicus
temel prensiplerini ortaya koyduktan sonra yaşamının hemen hemen otuz
yılını bunu bir hesaplama sistemi haline getirme çabasıyla geçirmiştir.
Sonunda çok eleştirildiği gibi karmaşık da olsa, hattâ Batlamyus'tan
daha başarılı olmasa da, Yer merkezli sistemin karşısına, aynı ayrıntılı
hesaplama olanağına sahip bir ikinci sistemi koyabilmiştir.
Almagest'ten hesaplama tekniğini, gözlem sonuçlarını almasına rağmen,
Ortaçağ bilimine en büyük darbeyi indirmiş, modern astronomiye, modern
fiziğe giden yolu açmış, kuşkusuz Yeniçağ'ın öncüsü adını almaya hak
kazanmıştır.
---------------------------------------------------------------------------------
Fârâbî
Felsefenin Müslümanlar arasında tanınmasında ve benimsenmesinde büyük
görevler yapmış olan Türk filozoflarının ve siyasetbilimcilerinden
Fârâbî'nin (874-950), fizik konusunda dikkatleri çeken en önemli
çalışması, Boşluk Üzerine adını verdiği makalesidir. Fârâbî'nin bu
yapıtı incelendiğinde, diğer Aristotelesçiler gibi, boşluğu kabul
etmediği anlaşılmaktadır.
Fârâbî'ye göre, eğer bir tas, içi su dolu olan bir kaba, ağzı aşağıya
gelecek biçimde batırılacak olursa, tasın içine hiç su girmediği
görülür; çünkü hava bir cisimdir ve kabın tamamını doldurduğundan suyun
içeri girmesini engellemektedir. Buna karşılık eğer, bir şişe ağzından
bir miktar hava emildikten sonra suya batırılacak olursa, suyun şişenin
içinde yükseldiği görülür. Öyleyse doğada boşluk yoktur.
Ancak, Fârâbî'ye göre ikinci deneyde, suyun şişe içerisinde yukarıya
doğru yükselmesini Aristoteles fiziği ile açıklamak olanaklı değildir.
Çünkü Aristoteles suyun hareketinin doğal yerine doğru, yani aşağıya
doğru olması gerektiğini söylemiştir. Boşluk da olanaksız olduğuna göre,
bu olgu nasıl açıklanacaktır? Bu durumda Aristoteles fiziğinin
yetersizliğine dikkat çeken Fârâbî, hem boşluğun varlığını kabul etmeyen
ve hem de bu olguyu açıklayabilen yeni bir varsayım oluşturmaya
çalışmıştır. Bunun için iki ilke kabul eder:
1. Hava esnektir ve bulunduğu mekanın tamamını doldurur; yani bir kapta
bulunan havanın yarısını tahliye edersek, geriye kalan hava yine kabın
her tarafını dolduracaktır. Bunun için kapta hiç bir zaman boşluk
oluşmaz.
2. Hava ve su arasında bir komşuluk ilişkisi vardır ve nerede hava biterse orada su başlar.
Fârâbî, işte bu iki ilkenin ışığı altında, suyun şişenin içinde
yükselmesinin, boşluğu doldurmak istemesi nedeniyle değil, kap içindeki
havanın doğal hacmine dönmesi sırasında, hava ile su arasındaki komşuluk
ilişkisi yüzünden, suyu da beraberinde götürmesi nedeniyle oluştuğunu
bildirmektedir.
Yapmış olduğu bu açıklama ile Fârâbî, Aristoteles fiziğini eleştirerek
düzeltmeye çalışmıştır. Ancak açıklama yetersizdir; çünkü havanın neden
doğal hacmine döndüğü konusunda suskun kalmıştır. Bununla birlikte,
Fârâbî'nin bu açıklaması, sonradan Batı'da Roger Bacon tarafından
doğadaki bütün nesneler birbirinin devamıdır ve doğa boşluktan sakınır
biçimine dönüştürülerek genelleştirilecektir.
--------------------------------------------------------------------------------- Thales
Bu okulun ilk temsilcisi olan Thales M.Ö. 624 yılında doğmuş ve M.Ö. 548
yılında ölmüştür. Varlıklı bir tacirdi. Yunanlı yedi bilgeden birisi
olarak kabul edilmekteydi. Thales ile ilgili şu hikaye kayıtlara
geçmiştir. Lidyalılarla Persler arasında uzun süren bir savaş sırasında,
28 Mayıs 585 tarihinde, Güneş'in tutulacağını önceden bildirmiş ve bu
olaydan çok etkilenen iki kral derhal bu savaşa son vermişlerdir. Bu
hikaye, ilk bakışta inanılmaz gibi görünmekteyse de, şu noktayı göz ardı
etmemek gerekir: Babilliler, Güneş tutulmasını önceden bildirme
olanağını veren Saros Periyodu'nu biliyorlardı. Söylendiğine göre,
Thales Mısır'a gittiğinde bunu öğrenmişti. Ayrıca Mısır'da 603 yılındaki
Güneş tutulmasını ya bizzat görmüş ya da Mısırlılardan işitmişti. 18
yıl 11 gün sonra, başka bir tutulmanın daha olacağı hesaplanabilirdi ve
bu tutulma da 585 yılına rastlıyordu.
İlk Yunan matematikçisi Thales'tir. Proklos, Thales'e ilişin olarak şunları söyler :
"İlk önce Mısır'a gitti ve bu çalışmaları (geometriyi) Yunanlılara
tanıttı. Bizzat kendisi, pek çok temel önerme keşfetti; diğer
prensiplerin ışığı altında, onları kendisinden sonra gelenlere öğretti.
Onun yöntemi daha genel (daha kuramsal ve daha bilimsel), diğerlerinin
yöntemleri ise daha emprikti."
Thales'le birlikte geometri ilk defa dedüktif (yani tümdengelimsel) bir
bilim dalı haline geldi. Buna ilişkin olarak Plutarkos, Yedi Bilge adlı
yapıtında şunları söyler :
"Görünen şudur ki Thales, aklıyla pratik yararın ötesine geçip, akıl
yürütmeye girişenlerden birisidir. Geri kalanlar aklın ününü, politikada
arayanlardır."
Thales'in bir piramidin yüksekliğini nasıl ölçmüş olduğuna ilişkin
söylentiler çok değişiktir. Bunlardan en yalını Aristoteles'in bir
öğrencisi olan Hieronymus'a aittir. Onun açıklamaları, Diogenes Laertius
tarafından şöyle anlatılır :
"Hieronymus, Thales kendi gölgesinin, kendi boyuna eşit olduğu anda,
piramidin gölgesini ölçerek yüksekliğini bulmuştur demektedir."
Bu yaklaşımıyla, Thales bir cismin gölgesinin, kendi boyuna eşit olduğu
bir anda, diğer bütün cisimlerin gölgelerinin de, kendi boylarına eşit
olacağı sonucuna ulaşmış oluyordu. Thales'in kullandığı bu yöntem,
Mısırlıların kullandıkları se get hesabından başka bir şey değildir. Bu
yöntem 57 numaralı Ahmes papirüsünde açıklanmıştır.
Thales, bir geminin kıyıdan ne kadar uzak olduğunun ölçülmesi ile de
ilgilenmiştir. Bu ölçümü, iki dik üçgenin kenarları arasındaki orantıdan
yararlanarak yapmıştır. B, şekildeki (şekil 4) kulenin tabanı, C ise
gemi olsun. Bir kimse kulenin tepesinde, elinde birbirini dik açıyla
kesen bir araç bulundursun. Onun bir kenarı olan AD, Yer'e dik bir
konumda bulunsun. AE kenarı ise gemi yönünde olsun. Sonra öyle bir
gözlem noktası saptansın ki, bu noktadan C gemisi görülebilsin. AC
doğrusu, E noktasında, aracın yatay kolunu keser. AD = 1, DE = m ve BD =
h denilecek olursa, BC doğrusu, yani geminin karaya olan uzaklığı, BC =
(h * 1) . m / 1 olur.
(Thales teoremi uygulanarak BCE=ADB, BC = (AD / DB). DE elde edilir.)
Aşağıdaki geometrik öneriler ona atfedilmektedir :
1. Yarıçap, daireyi iki eşit parçaya böler.
2. İkizkenar bir üçgenin tabanına komşu olan açılar eşittir.
3. İki doğru kesiştiğinde karşıt açılar eşittir.
4. Yarım daireyi gören açılar diktir.
5. İkişer açısı ve birer kenarları eşit olan üçgenler birbirlerine eşittir.
Thales, eşit açı yerine benzer açı deyimini kullanmaktadır; bundan da
açıyı nicel bir büyüklük olarak değil, bir şekil olarak düşündüğü sonucu
çıkmaktadır.
Bunların kanıtlamalarını yapabiliyor muydu? Eşit oldukları sonucuna
nasıl ulaşmıştı? Bu soruların yanıtını bulmak olanaksızdır. Ancak
tarihte geometrik önerilerin gerekliliğine inanan ilk kişi Thales'tir.
Thales aynı zamanda astronomiyle de ilgilenmiş ve tarih kitaplarına ilk
Yunan astronomu olarak geçmiştir. Gökyüzündeki yıldızları gözlemlerken
bir kuyuya düştüğünü herkes bilir. 28 Mayıs 585 yılında gerçekleşen
Güneş tutulmasını daha önceden tahmin etmiş olmasına rağmen, Yer'in bir
disk biçiminde olduğunu düşündüğünden, Ay ve Güneş tutulmalarının
nedenlerini bilmesi olanaksızdı.
Mısırlılardan yılın 365 gün olduğunu öğrenmişti. Kuzey yönünün
bulunmasında Küçük Ayı'nın kullanılabileceğini biliyordu ve Yunan
gemicilerine Küçük Ayı takım yıldızını gözlemleyerek seyahat etmelerini
önermişti. Nitekim denizci bir millet olan Fenikeliler de Büyük Ayı'yı
kullanıyorlardı.
Thales her şeyin aslının su olduğunu söylüyordu; su, katı, sıvı ve gaz
olmak üzere üç durumda bulunabilirdi. Suyun olmadığı yerde hayatın da
olmayışı, bu maddenin aslî oluşunun en güçlü kanıtlarından biriydi.
Thales, bu görüşleri ve Homeros'un hikayelerini bir yana bırakan
gözlemsel düşünceleri nedeniyle bilimin doğuşunda önemli bir rol
oynamıştır.
Aristoteles'e göre, Thales, mıknatısın demir tozlarını çekmesi nedeniyle
canlı olduğuna inanıyordu. Nasıl bir yorum getirirse getirsin,
mıknatıstan söz eden ilk kişi de Thales'ti.
---------------------------------------------------------------------------------
Sokrates
Bütün insanlık tarihinin en saygın kişilerinden birisi olarak tanınan
Sokrates de aslında bir sofisttir. Atina'da doğmuş (M.Ö. 470) ve iyi bir
eğitim görmüştür. Babası, onu kendi mesleğinde, yani bir heykeltıraş
olarak yetiştirmek istediği halde, Sokrates felsefeye ilgi duymuştur.
Meydanlarda, tiyatrolarda ve yollarda felsefî tartışmaların yapıldığı
bir ortam içinde böyle bir istek gayet doğaldı. Sokrates, aritmetik,
geometri, astronomi ve politikaya ilişkin yeterli düzeyde bilgiye
sahipti. Çok basit bir yaşam sürmüştü. Her ne kadar görüşlerinin çok
etkili olduğu kabul edilmişse de, hiçbir yapıt kaleme almamıştır. Onu
iki öğrencisi, Platon ve Ksenofanes'in yazdıklarından tanımaktayız.
Sokrates diğer sofistlerden çok farklıydı. Düzenli bir öğretim yapmıyor
ve öğrencilerinden ücret almıyordu. "Kendini bil!" ilkesi doğrultusunda,
düşünürlerin bakışlarını evrenden insana çevirmişti. Evreni
anlamlandırmadan önce kendimizi anlamlandıralım; "Biz kimiz?" bu sorunun
yanıtını verelim diyordu. Bu nedenle, yalnızca bir tarlayı ölçebilecek
düzeydeki geometri bilgisini yeterli buluyor, daha zor matematik
problemleriyle uğraşmanın yararsız olduğuna işaret ediyordu. Ona göre,
insanlara, pratik ahlak kurallarını öğretmek daha isabetli olacaktı.
Böylece Sokrates, kuramsal bilim ve uygulamalı bilim tartışmasını da
açmış oluyordu.
Sokrates ilk anlambilimcidir; anlamları belirlenmemiş kavramların ve
terimlerin kullanılmasının sakıncalarına temas etmiştir. Her çeşit
bilgide, kavramların ve terimlerin açık ve seçik bir biçimde
tanımlamalarının yapılması gerektiğini savunmuş olması, dolaylı yoldan
da olsa, bilimin ilerlemesine küçümsenemeyecek ölçüde katkıda
bulunmuştur.